14 Şubat 2026 Cumartesi

Liberal Eşitlikçilik Miti ve Çürüyen Ahlakın Sınırları

 

1. “Tarihin Sonu” İddiası ve Normatif Üstünlük Söylemi

Soğuk Savaş’ın ardından Fransız Francis Fukuyama, liberal demokrasiyi insanlığın ideolojik evriminin nihai aşaması olarak tanımladığında, bu yalnızca siyasal bir tez değildi. Aynı zamanda ahlaki bir iddiaydı. Liberal düzen; bireysel haklar, hukukun üstünlüğü ve fırsat eşitliği üzerinden kendisini insanlığın ulaştığı en ileri normatif çerçeve olarak sundu.

Bu anlatı, örtük biçimde şu mesajı içeriyordu.Artık radikal eşitlik projelerine gerek yoktur. Hukuki eşitlik sağlandığında adalet zaten gerçekleşmiş sayılır.

Ancak son otuz yılda derinleşen gelir eşitsizlikleri, finansal krizler, ekolojik yıkım ve siyasal yozlaşma; bu “nihai aşama” anlatısının sorgulanmasını zorunlu kılmıştır. Liberal eşitlikçilik, biçimsel hak eşitliğini garanti altına alırken, güç ve sermaye yoğunlaşmasını hangi ölçüde sınırlandırabilmiştir?

2. Liberal Ahlakın Kör Noktası; Güç Yoğunlaşması ve Dokunulmazlık Alanları

Jeffrey Epstein vakası, yalnızca bireysel bir suç dosyası değildir. Bu olay; küresel elit ağları, siyasal güç ve sermaye birikimi arasındaki geçirgenliğin sembolüne dönüşmüştür. Hukuki eşitlik ilkesinin, güç yoğunlaşması karşısında nasıl aşındığını gösteren çarpıcı bir örnektir.

Buradaki temel soru şudur:

Eğer liberal düzen herkes için eşit hukuki koruma vaat ediyorsa, neden ekonomik ve siyasal güç arttıkça fiilî dokunulmazlık alanları genişlemektedir?

Liberal etik, bireyi devlet karşısında korumayı merkezine alır. Ancak bireyin sermaye karşısındaki kırılganlığı, özellikle dezavantajlı gruplar söz konusu olduğunda, çoğu zaman sistemin dışına itilmiş bir mesele olarak kalır. Böylece eşitlik, biçimsel bir norm olarak varlığını sürdürür; fakat maddi yaşam koşullarında derin eşitsizlikler yeniden üretilir.

3. Biçimsel Eşitlik ve Maddi Eşitsizlik, Yapısal Çelişki

Karl Marx, eşitliğin yalnızca hukuki statü üzerinden tanımlanamayacağını; üretim ilişkileri dönüştürülmeden gerçek eşitliğin mümkün olmayacağını ileri sürmüştü. Piyasa, görünürde özgür ve eşit bireylerin sözleşme yaptığı bir alan gibi görünür. Ancak emek ile sermaye arasındaki yapısal asimetri, bu özgürlüğün sınırlarını belirler.

Liberal eşitlikçilik şöyle der. “Herkes kanun önünde eşittir.”

Eleştirel perspektif ise şu soruyu sorar; “Eşit başlangıç koşullarına sahip olmayan bireylerin hukuki eşitliği, toplumsal eşitlik üretir mi?”

Bu soru bugün daha da yakıcıdır. Zira servet birikimi kuşaklar arası aktarılmakta, eğitim ve sağlık gibi temel hizmetlere erişim ekonomik güce bağlı olarak farklılaşmaktadır. Biçimsel eşitlik ile maddi eşitsizlik arasındaki gerilim, liberal sistemin içsel çelişkisi hâline gelmiştir.

4. Tüketim Toplumu ve Ahlaki İndirgeme

Geç kapitalist toplumda insan, öncelikle bir tüketici olarak tanımlanır. Değer üretimi metalaşma üzerinden gerçekleşir. Emek metadır. Doğa metadır. Zaman metadır. Beden ve arzu dahi piyasa ilişkileri içinde dolaşıma girer.

Bu süreçte:

Yoksulluk, yapısal bir sorun olmaktan çıkarılıp bireysel başarısızlık olarak sunulur.

Dayanışma kültürü zayıflar, rekabet ideali yüceltilir.

Ahlak, kolektif sorumluluk ilkesi olmaktan çıkar; bireysel tercih alanına indirgenir.

Sonuçta sistem, kendi ürettiği eşitsizlikleri görünmez kılar. Ahlak, yapısal adalet talebinden koparıldığında; eşitlik, yalnızca hukuki bir soyutlama olarak kalır.

5. Alternatifsizlik İddiası ve Tarihsel Deneyim

Liberal ideolojinin en güçlü savunusu “alternatifsizlik”tir. Ancak tarih tek doğrusal bir ilerleme çizgisi değildir. İnsanlık farklı üretim ve paylaşım biçimleri denemiştir.

Komünal yapılar, kooperatif ekonomiler, sosyal devlet uygulamaları ve dayanışma ağları; piyasa merkezli modele alternatif olabilecek deneyimler sunmuştur. Eşitlikçi arayış, yalnızca mülkiyet ilişkilerini değil; insan ile doğa arasındaki ilişkiyi de yeniden düşünmeyi gerektirir.

Bu bağlamda eşitlikçi bir düzen:

·         Yaşam hakkını kâr maksimizasyonunun üzerinde konumlandırır.

·         Üretimi toplumsal ihtiyaç ekseninde örgütler.

·         Ekolojik sürdürülebilirliği temel ilke kabul eder.

·         Güç yoğunlaşmasını sınırlayacak demokratik mekanizmalar kurar.

Bu, romantik bir ütopya değil; ekolojik kriz, gelir uçurumu ve toplumsal yabancılaşma çağında giderek daha fazla tartışılan bir zorunluluktur.

6. Eşitlik Mücadelesinin Sürekliliği

“Eşitlik mücadelesi sona erdi” ya da “radikal eşitlik projeleri artık gereksiz” iddiaları, çoğu zaman sistem içi güven üretme çabasıdır. Oysa tarihsel deneyim şunu gösterir: Her toplumsal düzen kendi çelişkilerini üretir.

Liberal kapitalizmin temel çelişkisi:

Hukuki eşitlik vaadi ile

Maddi eşitsizlik gerçekliği arasındaki gerilimdir.

Bu gerilim sürdüğü sürece eşitlik talebi de varlığını sürdürecektir. Çünkü eşitlik talebi yalnızca ekonomik değil; aynı zamanda ahlaki bir taleptir.

7.Yeni Bir Ahlaki Ufuk Mümkün mü?

Bugün tartışılan mesele yalnızca ekonomik sistem tercihi değildir. Asıl mesele, nasıl bir insan ve nasıl bir toplum tahayyül ettiğimizdir.

İnsanı yalnızca rekabet eden, tüketen ve bireysel çıkarını maksimize eden bir varlık olarak mı göreceğiz?

Yoksa dayanışan, ortak iyiyi gözeten ve kolektif sorumluluk üstlenen bir özne olarak mı?

Liberal eşitlikçilik, insanlık tarihinin önemli bir aşamasını temsil eder; ancak nihai ufuk değildir. Hukuki eşitlik, adalet için gereklidir; fakat yeterli değildir. Maddi eşitsizlikler dönüştürülmedikçe, ahlaki iddia ile toplumsal gerçeklik arasındaki mesafe kapanmayacaktır.

Eşitlik mücadelesi, bir ideolojinin ısrarı değil; insan onurunun sürekliliğidir. Ve insan onuru, hiçbir tarihsel dönemde “tamamlanmış” bir proje olmamıştır.

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Menkul Kıymetlerin Vergisel Değerlemesi

  Önsöz Vergi uygulamasında çoğu tartışma oranlar ve istisnalar üzerinden yürütülür. Oysa vergi yükünü belirleyen en kritik aşama, çoğu za...