1. “Tarihin Sonu” İddiası ve Normatif Üstünlük Söylemi
Soğuk Savaş’ın ardından Fransız Francis Fukuyama,
liberal demokrasiyi insanlığın ideolojik evriminin nihai aşaması olarak
tanımladığında, bu yalnızca siyasal bir tez değildi. Aynı zamanda ahlaki bir
iddiaydı. Liberal düzen; bireysel haklar, hukukun üstünlüğü ve fırsat eşitliği
üzerinden kendisini insanlığın ulaştığı en ileri normatif çerçeve olarak sundu.
Bu anlatı, örtük biçimde şu mesajı içeriyordu.Artık radikal eşitlik projelerine gerek yoktur. Hukuki
eşitlik sağlandığında adalet zaten gerçekleşmiş sayılır.
Ancak son otuz yılda derinleşen gelir eşitsizlikleri,
finansal krizler, ekolojik yıkım ve siyasal yozlaşma; bu “nihai aşama”
anlatısının sorgulanmasını zorunlu kılmıştır. Liberal eşitlikçilik, biçimsel
hak eşitliğini garanti altına alırken, güç ve sermaye yoğunlaşmasını hangi
ölçüde sınırlandırabilmiştir?
2.
Liberal Ahlakın Kör Noktası; Güç Yoğunlaşması ve Dokunulmazlık Alanları
Jeffrey Epstein vakası, yalnızca bireysel bir suç
dosyası değildir. Bu olay; küresel elit ağları, siyasal güç ve sermaye birikimi
arasındaki geçirgenliğin sembolüne dönüşmüştür. Hukuki eşitlik ilkesinin, güç
yoğunlaşması karşısında nasıl aşındığını gösteren çarpıcı bir örnektir.
Buradaki temel soru şudur:
Eğer liberal düzen herkes için eşit hukuki koruma vaat
ediyorsa, neden ekonomik ve siyasal güç arttıkça fiilî dokunulmazlık alanları
genişlemektedir?
Liberal etik, bireyi devlet karşısında korumayı
merkezine alır. Ancak bireyin sermaye karşısındaki kırılganlığı, özellikle
dezavantajlı gruplar söz konusu olduğunda, çoğu zaman sistemin dışına itilmiş
bir mesele olarak kalır. Böylece eşitlik, biçimsel bir norm olarak varlığını
sürdürür; fakat maddi yaşam koşullarında derin eşitsizlikler yeniden üretilir.
3.
Biçimsel Eşitlik ve Maddi Eşitsizlik, Yapısal Çelişki
Karl Marx, eşitliğin yalnızca hukuki statü üzerinden
tanımlanamayacağını; üretim ilişkileri dönüştürülmeden gerçek eşitliğin mümkün
olmayacağını ileri sürmüştü. Piyasa, görünürde özgür ve eşit bireylerin
sözleşme yaptığı bir alan gibi görünür. Ancak emek ile sermaye arasındaki
yapısal asimetri, bu özgürlüğün sınırlarını belirler.
Liberal eşitlikçilik şöyle der. “Herkes kanun önünde eşittir.”
Eleştirel perspektif ise şu soruyu sorar; “Eşit başlangıç koşullarına sahip olmayan bireylerin
hukuki eşitliği, toplumsal eşitlik üretir mi?”
Bu soru bugün daha da yakıcıdır. Zira servet birikimi
kuşaklar arası aktarılmakta, eğitim ve sağlık gibi temel hizmetlere erişim
ekonomik güce bağlı olarak farklılaşmaktadır. Biçimsel eşitlik ile maddi
eşitsizlik arasındaki gerilim, liberal sistemin içsel çelişkisi hâline
gelmiştir.
4.
Tüketim Toplumu ve Ahlaki İndirgeme
Geç kapitalist toplumda insan, öncelikle bir tüketici
olarak tanımlanır. Değer üretimi metalaşma üzerinden gerçekleşir. Emek metadır.
Doğa metadır. Zaman metadır. Beden ve arzu dahi piyasa ilişkileri içinde
dolaşıma girer.
Bu süreçte:
Yoksulluk, yapısal bir sorun olmaktan çıkarılıp
bireysel başarısızlık olarak sunulur.
Dayanışma kültürü zayıflar, rekabet ideali yüceltilir.
Ahlak, kolektif sorumluluk ilkesi olmaktan çıkar;
bireysel tercih alanına indirgenir.
Sonuçta sistem, kendi ürettiği eşitsizlikleri görünmez
kılar. Ahlak, yapısal adalet talebinden koparıldığında; eşitlik, yalnızca
hukuki bir soyutlama olarak kalır.
5.
Alternatifsizlik İddiası ve Tarihsel Deneyim
Liberal ideolojinin en güçlü savunusu
“alternatifsizlik”tir. Ancak tarih tek doğrusal bir ilerleme çizgisi değildir.
İnsanlık farklı üretim ve paylaşım biçimleri denemiştir.
Komünal yapılar, kooperatif ekonomiler, sosyal devlet
uygulamaları ve dayanışma ağları; piyasa merkezli modele alternatif olabilecek
deneyimler sunmuştur. Eşitlikçi arayış, yalnızca mülkiyet ilişkilerini değil;
insan ile doğa arasındaki ilişkiyi de yeniden düşünmeyi gerektirir.
Bu bağlamda eşitlikçi bir düzen:
·
Yaşam hakkını kâr
maksimizasyonunun üzerinde konumlandırır.
·
Üretimi toplumsal
ihtiyaç ekseninde örgütler.
·
Ekolojik
sürdürülebilirliği temel ilke kabul eder.
·
Güç yoğunlaşmasını
sınırlayacak demokratik mekanizmalar kurar.
Bu, romantik bir ütopya değil; ekolojik kriz, gelir
uçurumu ve toplumsal yabancılaşma çağında giderek daha fazla tartışılan bir
zorunluluktur.
6.
Eşitlik Mücadelesinin Sürekliliği
“Eşitlik mücadelesi sona erdi” ya da “radikal eşitlik
projeleri artık gereksiz” iddiaları, çoğu zaman sistem içi güven üretme
çabasıdır. Oysa tarihsel deneyim şunu gösterir: Her toplumsal düzen kendi
çelişkilerini üretir.
Liberal kapitalizmin temel çelişkisi:
Hukuki eşitlik vaadi ile
Maddi eşitsizlik gerçekliği arasındaki gerilimdir.
Bu gerilim sürdüğü sürece eşitlik talebi de varlığını
sürdürecektir. Çünkü eşitlik talebi yalnızca ekonomik değil; aynı zamanda
ahlaki bir taleptir.
7.Yeni Bir Ahlaki Ufuk Mümkün mü?
Bugün tartışılan mesele yalnızca ekonomik sistem
tercihi değildir. Asıl mesele, nasıl bir insan ve nasıl bir toplum tahayyül
ettiğimizdir.
İnsanı yalnızca rekabet eden, tüketen ve bireysel
çıkarını maksimize eden bir varlık olarak mı göreceğiz?
Yoksa dayanışan, ortak iyiyi gözeten ve kolektif
sorumluluk üstlenen bir özne olarak mı?
Liberal eşitlikçilik, insanlık tarihinin önemli bir
aşamasını temsil eder; ancak nihai ufuk değildir. Hukuki eşitlik, adalet için
gereklidir; fakat yeterli değildir. Maddi eşitsizlikler dönüştürülmedikçe,
ahlaki iddia ile toplumsal gerçeklik arasındaki mesafe kapanmayacaktır.
Eşitlik mücadelesi, bir ideolojinin ısrarı değil;
insan onurunun sürekliliğidir. Ve insan onuru, hiçbir tarihsel dönemde
“tamamlanmış” bir proje olmamıştır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder