Türkiye’de yoksulluk artıyor. Bu artık bir “hissetme” meselesi değil, resmî verilerle sabit bir gerçek. TÜRK-İŞ’in Ocak 2026’da açıkladığı açlık ve yoksulluk sınırı rakamları, milyonlarca emekçi için hayatın zaten sürdürülemez hale geldiğini gösteriyor. Ama mesele sadece fiyatlar değil. Daha derinde, daha yapısal bir sorun var.
Gayrisafi millî hâsıla büyüyor.
Ama bu büyümeden işgücünün aldığı pay küçülüyor, sermayenin aldığı
pay ise artıyor. Ortaya çıkan tablo, yukarı doğru servetin aktığı, aşağı
doğru ise yoksulluğun yayıldığı düzensiz bir düşüş eğrisi. Bu bir
tesadüf değil, bilinçli bir tercihin sonucu.
İşçinin üretimdeki emeği sistematik biçimde yok
sayılıyor. “Verimlilik”, “rekabet”,
“maliyet” gibi kelimelerle süslenen bu politika, pratikte tek bir anlama
geliyor.
En az ücretle çalış, en aza razı ol, ses çıkarma.
Bu anlayış yalnızca işyerleriyle sınırlı değil. Asgari
ücrette de aynı mesaj veriliyor.
“Bu kadarıyla yaşa.”
Emeklilere verilen ücrette de ise, “verilen ile yetin”,” şükür et”.
Bunu
sağlamak için ise halkın ve özellikle emek geliri ile geçinen yoksullara, ülke
elden gidiyor, her yer ateş çemberi vb. gibi güvenlikçi korkutma propagandası.
Ama kimse şu soruyu sormuyor; Yetinmesi istenen
kim, refahı katlanan kim?
Emekçiler ve yoksullara
sürdürülen düzene sadık kalamarlı isteniyor. Rıza üretilemeyince devreye zor
giriyor,
Sömürü düzeni yalnızca ekonomik araçlarla ayakta
kalmaz. Rızaya ihtiyaç duyar. Emekçilerin, yoksulların, toplumun geniş
kesimlerinin bu düzene en azından sessiz kalması gerekir.
Rıza üretilebildiği sürece sorun yoktur.
Ama rıza üretilemediğinde tablo değişir.
O zaman “milli
güvenlik” söylemi sahneye çıkar.
Grevler “ertelenir”.
Hak arama “olağanüstü koşullar”
gerekçesiyle askıya alınır.
Anayasa’da açıkça tanınmış olan grev hakkı,
fiilen işlevsiz hale getirilir. Kâğıt üzerinde vardır, hayatta yoktur.
Bugün yaşadığımız tam olarak budur. Ekonomik krizin
faturasını ödemek istemeyen emekçiler sesini yükselttiğinde, karşılarına
müzakere değil, yasak, erteleme ve baskı çıkar. Çünkü sorun ücret değil, iktidar
ilişkisidir.
Asgari Hayat
Dayatması
İşçiye, emekliye, yoksula sürekli aynı şey söyleniyor.
“Bu ülkede şartlar zor.”
Ama aynı anda kârlar artıyor, bir avuç azınlığın servetleri
büyüyor, sermaye payı genişliyor. Zor olan hayat, herkes için zor değil. Zor
olan, emeğiyle geçinmek zorunda olanlar için.
Asgari ücret artık geçim ücreti değil; asgari
hayata razı olma belgesi haline getirildi. Emeklilik ise dinlenme değil, yoksullukla
baş başa bırakılma anlamına geliyor.
Bu düzen sürdürülebilir değil. Çünkü bir noktadan
sonra insanlar yalnızca yoksullaşmaz, aynı zamanda öfkelenir.
Sorun Rakam
Değil, Tercihler
Bugün tartışmamız gereken şey yalnızca enflasyon
oranları, zam yüzdeleri ya da bütçe kalemleri değil. Sorun daha derin.
Üretilen değerin kim tarafından, kimin için paylaşıldığı.
İşgücünün payı düşerken sermayenin payı artıyorsa,
Asgari ücret açlık sınırına dayanmışken şirket kârları rekor kırıyorsa,
Grev anayasal hak olmaktan çıkıp “ertelenebilir bir tehdit” olarak görülüyorsa…
Burada bir ekonomik arıza değil, bilinçli bir sınıf
tercihi vardır.
Ve bu tercih, toplumun en geniş kesimini yoksulluğa
mahkûm etmektedir.
Ne kadar bastırılırsa bastırılsın, ne kadar “normalleştirilmeye” çalışılırsa
çalışılsın, bu gerçek değişmiyor:
Yoksulluk artıyorsa, mesele ekonomi değil siyasi bir tercihtir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder