3 Mayıs 2026 Pazar

Yapay Zekâ Çağında Üretim İlişkileri: Sessiz Bir Kopuş ve Vergi Devletinin Yeniden Doğuşu

 Özet

Yapay zekâ temelli otomasyon, üretim süreçlerinde verimlilik artışı sağlarken, emek-sermaye ilişkisini ve toplumsal yapıyı köklü biçimde dönüştürmektedir. Bu çalışma, otomasyonun yalnızca istihdam üzerindeki etkilerini değil, aynı zamanda toplam talep, üretim ilişkileri ve toplumsal denge üzerindeki sonuçlarını sosyal demokrat bir perspektifle ele almaktadır. Analiz, piyasa mekanizmasının kendi iç dinamikleriyle bu dönüşümü dengeleyemediğini ve ortaya çıkan yapının sürdürülebilir olmadığını göstermektedir. Bu bağlamda, vergi politikası, sosyal politika ve üretim yapılarının birlikte yeniden kurgulanması gerektiği savunulmaktadır.

Giriş: Görünmeyen Kırılma

Sanayi Devrimi, emeği makineyle tanıştırmıştı; yapay zekâ ise emeği üretimin dışına itmeye başlıyor. Bu fark, yalnızca teknolojik değil, tarihsel bir kırılmayı işaret ediyor. Çünkü ilk kez bir üretim sistemi, kendi talep temelini sistematik biçimde aşındırıyor.

Bugün bir fabrikanın, bir bankanın ya da bir yazılım şirketinin aldığı otomasyon kararı, yalnızca maliyetleri düşürmüyor; aynı zamanda görünmez bir zincirleme etkiyle, o firmanın müşterilerini de azaltıyor. İşten çıkarılan her çalışan, aynı zamanda eksilen bir tüketici anlamına geliyor. Bu basit gerçek, uzun süre iktisat teorisinin dışında kaldı. Oysa artık merkezinde yer alıyor.

Şu soruyu sormak kaçınılmaz hâle geliyor:

Eğer otomasyon herkes için zararlıysa, neden kimse durmuyor?

Üretim İlişkilerinde Sessiz Kopuş

Bir sosyolog bu sürece baktığında, meseleyi yalnızca istihdam kaybı olarak görmez. Asıl dikkat çeken, üretim ilişkilerinin çözülmesidir. Çünkü kapitalist sistemde emek, yalnızca üretimin bir girdisi değil, aynı zamanda sistemin yeniden üretimini sağlayan temel unsurdur.

Ancak yapay zekâ ile birlikte bu bağ kopmaya başlıyor. Emek üretim sürecinden çekilirken, sermaye kendi kendine genişleyen bir yapıya dönüşüyor. Bu durum, klasik anlamda bir verimlilik artışından çok daha fazlasını ifade ediyor. Artık mesele, “daha az emekle daha çok üretmek” değil; “emeğe ihtiyaç duymadan üretmek” noktasına evriliyor.

Burada ortaya çıkan çelişki derindir:
Üretim artarken, bu üretimi tüketecek gelir tabanı daralıyor.

Bu, kapitalizmin tarihsel olarak alışık olmadığı bir durumdur. Çünkü sistem, her zaman üretim ile tüketim arasında bir denge kurabilmişti. Yapay zekâ, bu dengeyi bozuyor.

Toplumsal Yapının Yeniden Şekillenmesi

Bir sosyal politikacı açısından bakıldığında, bu dönüşümün en görünür sonucu orta sınıfın aşınmasıdır. Uzun yıllar boyunca ekonomik ve siyasal istikrarın taşıyıcısı olan bu kesim, otomasyonun en doğrudan hedefi hâline gelmektedir.

Ancak daha derinde, yeni bir toplumsal katman oluşmaktadır. Bu katman, klasik işçi sınıfından farklıdır. Çünkü artık üretim sürecinin dışında kalmakta, ancak sistemle bağını tamamen koparamamaktadır. Geliri azalan, güvencesi zayıflayan ve geleceğe dair öngörüsü belirsizleşen bu kesim, ne tam anlamıyla üretimin içinde ne de tamamen dışında yer almaktadır.

Bu durum, yalnızca ekonomik değil, siyasal sonuçlar da doğurmaktadır. Gelir dağılımındaki bozulma, zamanla temsil krizine dönüşmekte; ekonomik güç ile siyasal güç arasındaki mesafe giderek kapanmaktadır.

Piyasanın Çıkmazı: Rasyonalite ve Sonuç Arasındaki Uçurum

Bir vergi uzmanı ya da iktisatçı için en çarpıcı nokta, sistemin nasıl işlediğidir. Her firma kendi açısından rasyonel bir karar alır. Maliyetleri düşürmek, rekabet avantajı sağlamak ve kârı artırmak ister. Bu amaçla otomasyona yönelir.

Ancak aynı kararı tüm firmalar aldığında ortaya çıkan sonuç, bireysel niyetlerden tamamen farklıdır. Talep daralır, satışlar düşer, kârlar geriler. Sistem, kendi rasyonelliği içinde irrasyonel bir sonuca ulaşır.

Bu durum, klasik piyasa mekanizmasının sınırlarını açıkça ortaya koymaktadır. Çünkü burada sorun bilgi eksikliği ya da yanlış karar değildir. Sorun, kararların toplam etkisidir.

Sosyal Demokrat Bir Müdahale Mümkün mü?

Sosyal demokrasi, bu tür krizlere piyasa ile devlet arasında bir denge kurarak yanıt verir. Ancak yapay zekâ çağında bu dengeyi kurmak, geçmişe kıyasla daha karmaşık hâle gelmiştir.

Artık yalnızca gelir dağılımını düzeltmek yeterli değildir. Çünkü sorun, dağılımdan önce üretimin kendisinde ortaya çıkmaktadır. Üretim sürecine katılımın azalması, klasik sosyal politika araçlarını yetersiz kılmaktadır.

Bu noktada üç yönlü bir müdahale ihtiyacı ortaya çıkmaktadır.

İlk olarak, gelir dağılımının yeniden düzenlenmesi gerekmektedir. Artan eşitsizlikler, yalnızca sosyal bir sorun değil, aynı zamanda ekonomik sürdürülebilirlik meselesidir.

İkinci olarak, üretim sürecine katılımın yeniden tanımlanması gerekir. İşçilerin yalnızca emekleriyle değil, üretim sürecinin diğer unsurlarıyla da ilişkilendirilmesi, yani ortaklık ve katılım mekanizmalarının geliştirilmesi önem kazanmaktadır.

Üçüncü ve en kritik alan ise vergi politikasıdır.

Vergi Devletinin Geri Dönüşü

Vergi politikası, uzun süre yalnızca gelir toplama aracı olarak görülmüştür. Oysa bugün çok daha temel bir işlev üstlenmek zorundadır: ekonomik dengeyi kurmak.

Bu bağlamda Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 73. maddesi, vergi yükünün adaletli ve dengeli dağılımını devletin görevi olarak tanımlar. Ancak yapay zekâ çağında bu ilkenin anlamı genişlemektedir.

Artık mesele yalnızca kimden ne kadar vergi alınacağı değildir. Asıl mesele, ekonomik sistemin sürdürülebilirliğinin nasıl sağlanacağıdır.

Otomasyon üzerinden alınacak bir vergi, bu noktada kritik bir araç olarak ortaya çıkmaktadır. Çünkü bu vergi, firmaların yarattığı talep kaybını maliyetlerine yansıtarak, bireysel kararlar ile toplumsal sonuçlar arasındaki kopuşu onarabilir.⁴

Ancak bu tek başına yeterli değildir. Vergi politikası, sosyal politika ve üretim yapılarıyla birlikte düşünülmelidir. Aksi hâlde, yapılan müdahaleler geçici çözümler üretmekten öteye geçemez.

Önleyici Denge: Yeni Bir Toplumsal Sözleşme

Burada ortaya çıkan ihtiyaç, klasik refah devleti anlayışının ötesinde, yeni bir toplumsal sözleşmedir. Bu sözleşme, üretim ile tüketim arasındaki bağı yeniden kurmayı hedeflemelidir.

Bu çerçevede vergi, yalnızca bir mali araç değil; aynı zamanda toplumsal dengeyi sağlayan kurucu bir unsur hâline gelmektedir. Gelir transferleri, kamusal hizmetler ve üretim yapısına müdahaleler, birlikte ele alınmadıkça kalıcı bir çözüm mümkün görünmemektedir.

Bu nedenle mesele, “daha fazla vergi” ya da “daha az devlet” tartışmasının ötesine geçmiştir. Asıl soru şudur:

Üretimin insansızlaştığı bir dünyada, toplum nasıl ayakta kalacaktır?

Sonuç: Bir Yol Ayrımı

Yapay zekâ çağında karşı karşıya olduğumuz durum, teknik bir dönüşüm değil, sistemsel bir kırılmadır. Bu kırılma, üretim ilişkilerini, toplumsal yapıyı ve devletin rolünü yeniden tanımlamaktadır.

Eğer bu süreç piyasanın kendi dinamiklerine bırakılırsa, ortaya çıkacak yapı daha eşitsiz, daha kırılgan ve daha istikrarsız olacaktır. Ancak doğru kurgulanmış bir vergi ve sosyal politika bileşimi ile bu süreç, daha dengeli bir toplumsal yapıya evrilebilir.

Sonuç olarak:

Yapay zekâ çağında mesele yalnızca teknolojiyi yönetmek değil, toplumu yeniden kurmaktır.

Dipnotlar

  1. Falk, B.H., Tsoukalas, G., 2026.
  2. a.g.e., s. 7-9.
  3. a.g.e., s. 11-12.
  4. a.g.e., s. 20-21.

Yapay Zekâ ve Aşırı Otomasyon: Vergisel Bir Müdahale Gerekliliği

 

Özet

Yapay zekâ temelli otomasyonun hız kazanması, işgücü piyasası kadar kamu maliyesi ve vergi politikası açısından da yeni tartışmaları beraberinde getirmiştir. Bu çalışma, rekabetçi piyasalarda faaliyet gösteren firmaların otomasyon kararlarının neden sistematik olarak aşırıya kaçtığını açıklayan güncel bir teorik modeli incelemekte ve söz konusu bulguları vergi politikası perspektifinden değerlendirmektedir. Analiz sonucunda, otomasyonun yalnızca işçi gelirlerini azaltmakla kalmayıp, toplam talebi daraltarak firma kârlılıklarını da olumsuz etkilediği; dolayısıyla ortaya çıkan durumun bir gelir transferi değil, doğrudan refah kaybı olduğu tespit edilmiştir. Çalışmada ayrıca, geleneksel politika araçlarının bu dışsallığı gidermede yetersiz kaldığı, buna karşılık otomasyon üzerinden alınacak Pigouvian nitelikli bir verginin etkin bir çözüm sunduğu ortaya konulmaktadır.

Anahtar Kelimeler: Yapay zekâ, otomasyon, vergi politikası, dışsallık, Pigouvian vergi

1. Giriş

Teknolojik ilerleme ile istihdam arasındaki ilişki, iktisat teorisinin en köklü tartışma alanlarından biridir. Sanayi Devrimi’nden bu yana her teknolojik sıçrama, kısa vadede işgücü kayıplarına yol açsa da uzun vadede yeni iş alanlarının ortaya çıkmasıyla dengelenmiştir. Ancak yapay zekâ teknolojilerinin üretim süreçlerine hızla entegre edilmesi, bu tarihsel denge mekanizmasının sürdürülebilirliğini tartışmalı hâle getirmiştir.

Son yıllarda yapılan çalışmalar, özellikle rutin ve orta beceri gerektiren işlerin yapay zekâ tarafından ikame edilme hızının arttığını, buna karşılık yeni iş alanlarının oluşumunun aynı hızda gerçekleşmediğini göstermektedir¹.

Bu çalışma, söz konusu süreci yalnızca işgücü piyasası açısından değil, aynı zamanda toplam talep ve piyasa dengesi açısından ele almakta ve şu soruya yanıt aramaktadır:

Rasyonel firmalar, otomasyonun toplam talebi azaltacağını bilseler dahi neden otomasyonu durduramaz?

2. Teorik Çerçeve ve Literatür

Otomasyonun ekonomik etkilerini inceleyen literatür, büyük ölçüde görev temelli yaklaşıma dayanmaktadır². Bu yaklaşımda teknolojik gelişmelerin bazı görevleri ortadan kaldırırken yeni görevler yarattığı ve böylece istihdamın yeniden dengelendiği kabul edilmektedir.

Bununla birlikte, son dönem çalışmalarında otomasyonun yer değiştirme etkisinin güçlendiği ve yeni iş yaratımının bu süreci telafi etmekte yetersiz kaldığı yönünde bulgular artmaktadır³. Özellikle yapay zekâ teknolojilerinin geniş bir meslek yelpazesini etkileyebilme kapasitesi, bu süreci daha da kritik hâle getirmektedir.

Bu çalışmada incelenen model, otomasyonun etkisini ürün piyasası üzerinden işleyen bir talep dışsallığı ile açıklamaktadır. İşten çıkarılan işçilerin aynı zamanda tüketici olmaları nedeniyle, gelir kayıpları toplam talebi azaltmakta ve bu durum tüm firmaların gelirlerini olumsuz etkilemektedir⁴.

3. Model ve Yöntem

Analiz, simetrik firmalardan oluşan rekabetçi bir piyasa yapısını esas alan teorik bir modele dayanmaktadır. Modelde firmalar, işgücünün ne kadarını yapay zekâ ile ikame edeceklerine karar vermektedir.

Modelin temel varsayımları şu şekildedir:

Otomasyon maliyetleri düşürür ancak entegrasyon maliyetleri artar

İşçiler gelirlerinin belirli bir kısmını tüketime yönlendirir

İşten çıkarılan işçilerin gelir kaybı toplam talebi azaltır

Firmalar bu talep kaybının yalnızca bir kısmını içselleştirir

Modelde kritik değişken, işten çıkarılan bir işçinin tüketim gücündeki azalışı ifade eden talep kaybı parametresi (ℓ)’dir.

4. Bulgular

4.1. Aşırı Otomasyon Dinamiği

Model, firmaların bireysel olarak rasyonel davranmalarına rağmen, kolektif düzeyde optimal seviyenin üzerinde otomasyona yöneldiklerini ortaya koymaktadır. Bunun nedeni, firmaların maliyet tasarrufunun tamamını elde etmelerine karşın, toplam talep kaybının yalnızca sınırlı bir kısmına katlanmalarıdır⁵.

4.2. Rekabetin Etkisi

Analiz sonuçları, rekabet yoğunlaştıkça aşırı otomasyonun arttığını göstermektedir. Firma sayısının artması, her firmanın talep kaybındaki payını azaltmakta ve otomasyonun özel getirisi göreli olarak artmaktadır⁶.

Bu durum, klasik iktisat teorisinin “rekabet refahı artırır” varsayımının bu bağlamda geçerli olmadığını ortaya koymaktadır.

4.3. Refah Etkileri

Aşırı otomasyon sonucunda hem işçi gelirleri hem de firma kârları azalmaktadır. Dolayısıyla ortaya çıkan durum:

"bir gelir transferi değil, doğrudan refah kaybıdır (deadweight loss)"⁷

4.4. Yapay Zekâ Verimliliği ve Red Queen Etkisi

Yapay zekâ verimliliğinin artması, otomasyon teşviklerini daha da güçlendirmekte ve firmaları rekabet avantajı sağlamak amacıyla daha fazla otomasyona yöneltmektedir. Ancak bu süreç toplu olarak değerlendirildiğinde, firmaların göreli konumunu değiştirmemekte, yalnızca talep daralmasını derinleştirmektedir⁸.

5. Vergi Politikası Açısından Değerlendirme

5.1. Hukuki ve Anayasal Çerçeve

Vergi politikalarının anayasal temeli, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 73. maddesinde düzenlenmiştir. Bu hükme göre vergi yükünün adaletli ve dengeli dağılımı maliye politikasının sosyal amacıdır.

Otomasyonun yol açtığı gelir kaybı ve talep daralması:

mali güç ilkesini zayıflatmakta

vergi tabanını daraltmakta

gelir dağılımını bozmakta

Bu nedenle otomasyon vergisi, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda anayasal bir gereklilik olarak da değerlendirilebilir.

5.2. Geleneksel Araçların Sınırlılığı

Evrensel temel gelir, sermaye vergileri ve kâr üzerinden alınan vergiler gibi araçlar, otomasyon kararlarını belirleyen marjinal teşvikleri değiştirmediği için söz konusu dışsallığı ortadan kaldıramamaktadır⁹.

5.3. Pigouvian Otomasyon Vergisi

Otomasyon üzerinden alınacak Pigouvian nitelikli bir vergi, firmaların yarattığı talep kaybını maliyetlerine yansıtarak özel maliyet ile sosyal maliyet arasındaki farkı ortadan kaldırmaktadır¹⁰. Bu sayede firmalar otomasyon kararlarını toplumsal açıdan daha optimal bir düzeyde belirlemektedir.

Pigouvian (Pigovian) vergi, üretim veya tüketim faaliyetleri sırasında topluma (üçüncü taraflara) zarar veren, yani negatif dışsallık yaratan mal veya hizmetlere uygulanan bir vergi türüdür. Ekonomist Arthur Pigou tarafından geliştirilen bu verginin temel amacı, bu zararın maliyetini faaliyeti gerçekleştirenlere (üretici veya tüketici) yükleyerek piyasadaki aksaklığı düzeltmek ve kaynak dağılımında etkinliği sağlamaktır.

5.4. Türkiye İçin Uygulanabilir Bir Model

Türkiye açısından otomasyon vergisinin uygulanabilirliği, mevcut vergi sistemi ile uyumlu bir tasarım gerektirmektedir. Bu kapsamda önerilen model:

Verginin konusu: Otomasyon yoluyla ikame edilen işgücü

Matrah: İşten çıkarılan çalışan sayısı × ortalama ücret veya maliyet tasarrufu

Oran: Sektörel farklılıklara göre kademeli

Tahsil: Kurumlar vergisi sistemiyle entegre beyan

Denetim: SGK ve vergi verilerinin entegrasyonu

Vergi gelirlerinin işgücü eğitimi ve sosyal destek mekanizmalarına yönlendirilmesi, sistemin sürdürülebilirliğini artıracaktır.

6. Tartışma

Elde edilen bulgular, piyasa mekanizmasının otomasyon sürecinde etkin bir denge sağlayamadığını göstermektedir. Bu durum, kamu müdahalesinin yalnızca sosyal politika açısından değil, aynı zamanda ekonomik etkinlik açısından da gerekli olduğunu ortaya koymaktadır.

7. Sonuç

Yapay zekâ temelli otomasyon, ekonomik sistemin işleyişini doğrudan etkileyen yapısal bir dönüşüm sürecidir. Bu çalışma, rekabetçi piyasa koşullarında firmaların sistematik olarak aşırı otomasyona yöneldiğini ve bunun hem işçiler hem de firmalar açısından refah kaybı yarattığını ortaya koymaktadır.

Sonuç olarak vergi politikası, yapay zekâ çağında yalnızca gelir dağılımını düzenleyen bir araç değil, aynı zamanda:

ekonomik sistemin sürdürülebilirliğini sağlayan stratejik bir mekanizma hâline gelmektedir.

Dipnotlar

1.     Autor, D. et al., 2024.

2.     Acemoglu, D., Restrepo, P., 2018.

3.     Brynjolfsson, E. et al., 2025.

4.     Falk, B.H., Tsoukalas, G., 2026.

5.     a.g.e., s. 7-9.

6.     a.g.e., s. 8.

7.     a.g.e., s. 11-12.

8.     a.g.e., s. 22-23.

9.     a.g.e., s. 14-16.

10.  a.g.e., s. 20-21.

“Varlığımız Olsa Biz de Barışırız…”: 7 Denendi, 8’incide Ne Değişecek?”

 

“Varlığımız olsa biz de barışırız, valla Tükkan senin…”

Sokaktaki vatandaşın bu cümlesi, aslında Türkiye’de sekizinci kez Meclis gündemine gelen varlık barışı düzenlemesinin en gerçek özetidir. Çünkü ortada “barışan” bir kesim var, ama o kesim geniş toplum değil.

Peki geçmişte ne oldu?
Rakamlarla konuşalım.

2013 yılında uygulanan varlık barışında yaklaşık 70 milyar TL varlık beyan edildi. Ancak bu devasa büyüklüğe karşılık devletin kasasına giren vergi sadece 209 milyon TL oldu. Yani oran olarak binde 3 bile değil.

Aynı uygulamada tahakkuk eden vergi 1,3 milyar TL civarındaydı. Ama tahsil edilen tutar bunun çok altında kaldı. Başka bir ifadeyle; beyan var, tahakkuk var, ama tahsilat yok.

Daha çarpıcı olan ise 2016 düzenlemesi;
Bu kez “barış” daha da ileri götürüldü ve vergi tamamen sıfırlandı.
Evet, yanlış okumadınız: Türkiye’ye getirilen varlıklardan hiç vergi alınmadı.

Sonraki yıllarda tablo değişmedi.
2018, 2020 ve 2022 düzenlemelerinde vergi oranları ya %1 gibi sembolik seviyelerde tutuldu ya da yine sıfıra yaklaştırıldı.

Şimdi soralım;
Bu kadar düşük vergiyle yüz milyarlarca liralık varlık sisteme girmişse, Türkiye neden hâlâ döviz sıkıntısı çekiyor?
Neden bu varlıklar üretime, yatırımlara ve istihdama dönüşmedi?

Çünkü bu düzenlemelerin doğası gereği, gelen paranın büyük bölümü kalıcı değil, fırsatçı sermayedir.
Gelir, avantajını kullanır ve çıkar.

Ama asıl mesele ekonomi değil, adalet meselesidir.

Bugün Türkiye’de vergi yükünün yaklaşık %65-70’i dolaylı vergilerden oluşuyor. Yani vergiyi en çok kim ödüyor?
Market alışverişi yapan, maaş alan, fatura ödeyen vatandaş.

Öte yandan, milyonlarca dolarlık varlıklarını yıllarca sistem dışında tutanlar, bir düzenleme ile gelip neredeyse sıfır maliyetle sisteme giriyor.

Bu tabloyu gören dürüst mükellef ne düşünür?

“Ben neden zamanında vergi ödeyeyim? Nasıl olsa bir gün af çıkar.”

İşte varlık barışının en büyük tahribatı burada;
Vergi sistemini bozmaz…
Vergi ahlakını bozar.

Ve bu bozulma, tahsil edilemeyen birkaç milyar liradan çok daha büyük bir kayıptır.

Bugün sekizinci kez aynı düzenleme Meclis’e geliyor.
Ama ortada değişen bir model yok.
Aynı mantık, aynı gerekçe, aynı sonuç beklentisi…

Oysa geçmiş veriler açık;

  • Büyük beyan var
  • Düşük vergi var
  • Zayıf tahsilat var
  • Kalıcı etki yok

O zaman asıl soru şu;

Bu bir “varlık barışı” mı,
yoksa kayıt dışılığın ödüllendirilmesi mi?

Türkiye’nin ihtiyacı yeni bir barış değil.
Adil, öngörülebilir ve herkese eşit uygulanan bir vergi düzenidir.

 

Varlık Barışı Uygulamaları/ Seçilmiş Dönemler

Yıl / Dönem

Beyan Edilen Varlık

Tahakkuk Eden Vergi

Tahsil Edilen Vergi

2008–2009 (I)

47,3 milyar TL

1,6 milyar TL

1,6 milyar TL

2013 (II)

~69,8 milyar TL

~1,3 milyar TL

~0,2 milyar TL

2016–2017 (III)

Açıklanmadı

0 TL

0 TL

2018–2019 (IV)

Açıklanmadı

%2 oranlı (sınırlı)

Çok düşük

2019–2020 (V)

Açıklanmadı

%1 oranlı (çok düşük)

Çok düşük

2021–2022 (VI)

Açıklanmadı

0 TL

0 TL

2 Mayıs 2026 Cumartesi

Sandığın Ötesi; Tıkanma mı, Örgütlenme Sorunu mu?

 Giriş

Muhalefetin görünürlüğü son dönemde belirgin biçimde artıyor. Mitingler düzenleniyor, adliye önlerinde nöbetler tutuluyor, farklı şehirlerde kamusal itiraz yeniden görünür hale geliyor. Toplumda derin bir huzursuzluk ve ekonomik alanda ağır bir buhran yaşandığı açık halde görünür olmaya dönüşüyor.

Ancak bu hareketliliğe rağmen ortaya çıkan enerji, kalıcı ve örgütlü bir siyasal güce dönüşmekte zorlanıyor. 4 Mayıs sürecinde CHP MYK’sının  aldığı kararlar ve  tartışmalar da bu temel soruyu yeniden gündeme getirdi. Seçim maratonunun başladığı ve kamuoyu ile sorunları yüz yüze konuşmaya başlanacağı.

Neden bu kadar geniş bir toplumsal tepki, kalıcı bir siyasal etki üretemiyor? İktidar ortaklarının sürekli muhalefetin önerilerine karşı çıkarak, sanki her “şey iyiymiş de muhalafet suyu bulanduırıyormuş” gibi bir yaklaşımla ortaya çıkması da iktidar üzerinde yeterli baskının ve maliyetin oluşmadığını göstermektedir.

Bu tabloyu yalnızca iktidarın baskı politikalarıyla açıklamak yetersizdir. Asıl mesele, muhalefetin kendi örgütlenme kapasitesi ve süreklilik yaratmadaki etkisizlik sorunudur.

Araçlar Var, Süreklilik Yok

Mitingler önemlidir. Moral üretir, görünürlük sağlar ve toplumsal itirazın meşruiyetini güçlendirir. Demokratik bilincin ve kamusal denetim sağlanmasında siyasetin halk için yapılması gerektiğini hatırlatır.Bu nedenle mitingler sürdürülmelidir.

Ancak tek başına miting siyaseti istenilen sonucu şimdiye kadar ortaya çıkarmada yeterli olamadı.

Bugün karşı karşıya olunan temel sorun şudur; Eylem var, fakat bu eylemi taşıyacak sürekli ve örgütlü bir zemin yok.

Eylem, gündelik hayatla bağ kurmadığı ve süreklilik kazanmadığı sürece etkisi sınırlı kalmaktadır. Siyasal iktidarlar, dağınık ve kısa süreli tepkileri yönetebilir. Ancak tabana yayılan, süreklilik kazanan ve gündelik hayatın parçası haline gelen bir toplumsal hareket karşısında geri adım atmak zorunda kalırlar.

Bu nedenle mesele yalnızca “daha fazla eylem” değil, daha örgütlü ve sürekli eylem biçimleri yaratmak ve iktidar ortaklarına “sisyasal maliyeti” olacak örgütlü çalışmayı yaratmak.

Çalışma Hayatı, Dağınık Ama Belirleyici Güç

Toplumsal krizin merkezinde çalışma hayatı yer alıyor. Emekliler, asgari ücretliler, güvencesiz çalışanlar ve işsiz gençler geniş bir toplumsal kesimi oluşturuyor. Ancak bu geniş kesim, henüz ortak bir siyasal özne haline gelebilmiş değil.

Sendikalar ve meslek odaları önemli yapılardır, fakat çoğu zaman kendi alanlarıyla sınırlı kalmakta, toplumsal bütünlüğü kapsayan bir hat kurmakta zorlanmaktadır. Sarı sendikacılığın işgücü içerisinde yaygın olması ve sadece kendi çıkarları üzerinde var olma çabaları yeterli dayanışanın olmasınıda engellemektedir.

Oysa ihtiyaç olan şey şudur;

·        İşyeri ile mahalle arasında bağ kuran bir örgütlenme modeli,

·        Görünmeyen emek kesimlerini (ev emekçileri, mevsimlik işçiler, işsizler vb. gibi ) kapsayan geniş bir temsil anlayışı,

·        Ekonomik talepleri siyasal taleplerle birleştiren bir programatik çerçeve.

Bu kurulmadan, toplumsal muhalefetin en büyük potansiyeli atıl kalmaya devam edecektir.

Dağınıklıktan, Ortak Akla

Bugün sendikalardan platformlara kadar birçok yapı değerli çalışmalar yürütüyor. Ancak bu çabalar çoğu zaman birbirinden kopuk ilerliyor.

Bu durum, enerjinin büyümesini değil dağılmasını beraberinde getiriyor.

Etkili bir siyasal sonuç için;

·        Ortak talepler etrafında birleşmek,

·        Hak ihlallerine karşı eşzamanlı ve koordineli tepki vermek,

·        Farklı yapıların yan yana gelme kapasitesini artırmak gerekir.

Çünkü siyasal güç, tek tek yapıların büyüklüğünden değil, birlikte hareket edebilme kapasitesinden doğar.

Gündelik Hayatın Siyaseti

Siyaset yalnızca meydanlarda yapılmaz. İnsanların gündelik yaşamlarında karşılaştıkları sorunlar, siyasetin en gerçek zeminidir.

Bu nedenle;

·        Dil sade ve somut olmalıdır, gündelik hayatın ihtiyaçlarına cevap vermeli ve amaçlanan kesimlerin kendisini anlatmalıdır,

·        Büyük soyut kavramlar yerine kira, gıda, sağlık ve eğitim gibi doğrudan yaşamı etkileyen başlıklar öne çıkarılmalıdır,

·        Mahalle ve işyeri düzeyinde kurulan dayanışma ağları siyasal örgütlenmenin parçası haline getirilmelidir.

·        Mahallelerde oluşturulacak çalışma masaları, barınmadan sağlığa, eğitimden geçim sorununa kadar birçok alanda hem dayanışma hem de hak arama zemini yaratabilir.

Bu alanlar, yalnızca sosyal destek mekanizmaları değil, aynı zamanda kalıcı siyasal örgütlenme çekirdekleridir.

Beklemek Değil, İnşa Etmek

Önümüzde seçim takvimi açısından uzun (en erken Ekim 2027 gibi.) bir dönem bulunuyor. Bu süre, yalnızca bir sonraki sandığı bekleyerek geçirilemez. Toplumun değişik kesimlerinde kendilenci de olsa dışa vurumlar ve tepkiler oluşmaktadır. Maden işçilerinin menfaat düzeyindeki hak arayışlarıda toplumda dayanışmacı bir dışa vurumun var olduğunun ön verileri olarak değerlendirilmelidir.

Eğer toplumsal tepki yalnızca seçim dönemlerine sıkışırsa, mevcut döngü kırılmaz.

İhtiyaç olan şey; hedeflemenin yapıldığı- ki bu seçimdir- amaca yönelik olarak,

·        Küçük ama sürekli adımlar,

·        Yerelden başlayan örgütlenme ve toplumsal kesimler arasında bir oratk bağ kurma,

·        Gündelik hayatla bağ kuran kalıcı yapılar.

Çünkü gerçek siyasal dönüşüm, büyük sıçramalardan çok, süreklilik kazanan küçük birikimlerle gerçekleşir.

Sonuç

Bütün bu çalışmaların ortaya çıkardığı sonuçlar üzerinden baklıdığında yürütlen çalışmaların bir tıkanıklık değil, örgütlenme açığı olduğunu görmek ve bu kavrayışa uygun yeni hedefe uygun modellemeler geliştirmektir.

·        Bugün yaşanan durum bir tıkanmadan çok, bir örgütlenme açığıdır.

·        Toplumsal enerji vardır. Tepki vardır. Potansiyel vardır.

·        Eksik olan, bunları bir araya getirecek süreklilik ve koordinasyondur. Bunu sağlayacak yerel İl ve İlçe örgütlerine daha fazla insiyatif tanıyarak yerel siyasetin geliştirilmesini sağlayacak dayanışma ve yöntemlerin bulunmasında öncülük edilmesidir.

·        Eğer bu eksiklik giderilebilirse, mevcut dağınıklık güçlü bir toplumsal harekete dönüşebilir.

Aksi halde, her yükseliş kısa süreli bir dalga olarak kalmaya devam edecektir. Maliyet siysal iktidarın üzerinde kalmadan halkın üzerine daha ağır yaşam koşulları olarak yıkılacaktır.

.

İşsizlik Fonun Yarısı İşverene, İşsize Kırıntı

 

705 milyar 838 milyon TL. Tek başına bu rakam bile bir ülkenin sosyal güvenlik anlayışını anlatmaya yeter gibi görünüyor. Büyük, etkileyici ve ilk bakışta güven veren bir tablo. Ancak mesele rakamların büyüklüğü değil, o rakamların kimin hayatına nasıl dokunduğudur. Asıl soru bu. Bu fon gerçekten işsiz için mi var, yoksa sadece varmış gibi mi görünüyor?

Bugün Türkiye’de resmi verilere göre milyonlarca insan işsiz. Şubat 2026 itibarıyla yaklaşık 3 milyon kişi iş arıyor. Fakat bu insanların yalnızca %18–19’u işsizlik ödeneğinden yararlanabiliyor. Yani her 5 işsizden 4’ü, adına “işsizlik sigortası” denilen bu sistemin tamamen dışında kalıyor. Daha çarpıcı olan ise fonun nasıl kullanıldığı. 2026 Mayıs verilerine göre giderlerin yaklaşık %49’u işverenlere yönelik teşvik ve programlara ayrılmış durumda. İşsizlik ödeneğinin payı ise %20’nin altında kalıyor. Başka bir ifadeyle: İşsiz için kurulan bir fonda, işsiz ikinci planda.

Bu noktada basit ama hayati bir soru ortaya çıkıyor. Eğer bir fon, işsiz kalanların büyük çoğunluğunu kapsamıyorsa, o fonun varlık amacı nedir?

Ortada tersine dönmüş bir denge var. İşsiz için kurulan bir fonda, işsiz ikinci planda kalıyorsa, bu yalnızca teknik bir tercih değil, aynı zamanda politik bir yönelimdir. Bu yönelim, kaynakların kimden yana kullanıldığını açıkça gösterir.

Daha da dikkat çekici olan, fon büyüklüğünün sürekli artmasına rağmen işsizlerin bu kaynağa erişiminin genişlememesi. Normalde beklenen şudur; Fon büyüdükçe kapsayıcılık artar, daha fazla insan bu güvenceden yararlanır. Oysa mevcut tabloda bunun tam tersi yaşanıyor. Kaynak birikiyor, ama erişim daralıyor. Bu da fonun bir “güvence mekanizması” olmaktan çok, bir “birikim aracı” haline geldiği yönündeki eleştirileri güçlendiriyor.

Nisan 2026’da yapılan düzenleme de bu tartışmayı daha kritik bir noktaya taşıdı. Devlet katkı oranının %1’den % 0,5’e düşürülmesi, teknik olarak farklı gerekçelerle açıklanabilir. “Fonun fazla büyümesi” ya da devlet bütçesinden işçiye verilen %1 paranın yük görülmesi gibi argümanlar dile getirilebilir. Ancak aynı anda işsizlik ödeneğine erişim sınırlıyken ve mevcut ödemeler temel yaşam maliyetlerini karşılamakta yetersiz kalıyorken, bu tür bir karar kaçınılmaz olarak şu soruyu gündeme getirir, bu sistemde öncelik gerçekten işsiz mi?

İşsizlik ödeneğinin miktarı da bu tartışmanın önemli bir parçası. En düşük ödeme yaklaşık 13 bin TL civarında. Kağıt üzerinde bu rakam, belirli bir güvence sunuyor gibi görünebilir. Ancak günümüz ekonomik koşullarında bu miktarın işsiz bir çalışanın yaşamını sürdürebilmesi ve  kira, faturalar, temel gıda harcamaları düşünüldüğünde bir hanenin insanca yaşaması neredeyse imkânsız hale geliyor. Bu durum, sosyal güvenlik sisteminin temel amacını sorgulatıyor. İnsanları geçici olarak korumak mı, yoksa sadece sistem dışına düşmelerini geciktirmek mi?

İşsizlik oranlarında dönemsel düşüşler de çoğu zaman “iyileşme” olarak sunuluyor. Ancak bu düşüşlerin niteliği çoğu zaman göz ardı ediliyor. Geçici istihdam, güvencesiz çalışma biçimleri ve düşük ücretli işler, istatistikleri iyileştirebilir. Ama bu, insanların yaşam koşullarını iyileştirdiği anlamına gelmez. İş bulmak ile insanca yaşamak arasında ciddi bir fark vardır ve bu fark çoğu zaman verilerin arkasında görünmez hale gelir.

Bütün bu tabloyu bir araya getirdiğimizde ortaya çıkan sonuç nettir; Türkiye’de işsizlik sigortası fonu, büyüklüğüyle dikkat çeken ama etkisi tartışmalı bir yapıya dönüşmüş durumdadır. Kaynak vardır, ama bu kaynak ihtiyaç anında geniş kesimlere ulaşmamaktadır. Sistem vardır, ama kapsayıcılığı sınırlıdır. Güvence vardır, ama çoğu insan için erişilemezdir.

Bu noktada yapılması gereken şey, bu yapıyı tamamen reddetmek değil; amacına uygun hale getirmektir. Öncelikle işsizlik ödeneğine erişim koşulları yeniden gözden geçirilmelidir. Daha kapsayıcı bir sistem, fonun meşruiyetini de güçlendirecektir. Aynı şekilde, harcama kalemleri arasında daha dengeli bir dağılım sağlanmalıdır. İşveren destekleri tamamen ortadan kaldırılmak zorunda değildir; ancak işsizlerin doğrudan korunması açık ara öncelik haline gelmelidir.

İşsizlik ödeneğinin miktarı, gerçek yaşam maliyetleri dikkate alınarak yeniden değerlendirilmelidir. Çünkü sosyal güvenlik yalnızca bir istatistik meselesi değil, doğrudan insan hayatına dokunan bir gerçekliktir.

Unutulmaması gereken basit bir ilke var, bir fonun büyüklüğü değil, işlevi önemlidir. Eğer bir sistem, en çok ihtiyaç duyulduğu anda en çok ihtiyaç duyanlara ulaşamıyorsa, o sistemin büyüklüğü bir anlam ifade etmez.

Ve belki de en kritik soru şudur;

Bu fon, gerçekten işsizin güvencesi mi, yoksa sadece öyle olduğu varsayılan bir yapı mı?

 

Yapay Zekâ Çağında Üretim İlişkileri: Sessiz Bir Kopuş ve Vergi Devletinin Yeniden Doğuşu

  Özet Yapay zekâ temelli otomasyon, üretim süreçlerinde verimlilik artışı sağlarken, emek-sermaye ilişkisini ve toplumsal yapıyı köklü bi...