14 Şubat 2026 Cumartesi

Menkul Kıymetlerin Vergisel Değerlemesi

 Önsöz

Vergi uygulamasında çoğu tartışma oranlar ve istisnalar üzerinden yürütülür. Oysa vergi yükünü belirleyen en kritik aşama, çoğu zaman görünmeyen bir teknik alandır, değerleme. Özellikle menkul kıymet yatırımları bulunan işletmeler için yıl sonu değerleme işlemi, kârın yönünü değiştirebilecek niteliktedir.

Bu çalışma, 31 Aralık 2025 tarihi itibarıyla yürürlükte bulunan mevzuat çerçevesinde, iktisadi işletmelere dahil menkul kıymetlerin vergisel değerlemesini hem teorik hem uygulamalı yönüyle ele almak amacıyla hazırlanmıştır.

Giriş

Ticari kazanç, dönem sonu öz sermaye ile dönem başı öz sermaye arasındaki farktır. Bu temel ilke, Gelir Vergisi Kanunu m.38 ve kurumlar bakımından, Kurumlar Vergisi Kanunu m.6 hükümlerine dayanmaktadır¹.

Ancak öz sermaye, bilançodaki aktif ve pasif kalemlerin doğru değerlenmesine bağlıdır. Değerleme kavramı ise Vergi Usul Kanunu m.258’de tanımlanmış; menkul kıymetlere ilişkin özel düzenleme m.279’da yapılmıştır².

Vergi hukukunun değerleme yaklaşımı, finansal raporlama sisteminden farklıdır. Vergi hukuku çoğu durumda ihtiyatlı maliyet esasını korurken, bazı kıymetlerde rayiç değeri esas alır. Bu ikili yapı, uygulamada önemli sonuçlar doğurmaktadır.

I. Değerleme, Bilanço Kârının Görünmeyen Mimarı

Bir işletmenin yıl sonu kârı, çoğu zaman satış performansı ya da gider yönetimi üzerinden okunur. Oysa vergi hukuku bakımından bilanço kârının asıl mimarı, değerleme hükümleridir. Çünkü ticari kazanç, dönem sonu öz sermaye ile dönem başı öz sermaye arasındaki farktır. Bu ilke, Gelir Vergisi Kanunu m.38 ve kurumlar bakımından, Kurumlar Vergisi Kanunu m.6 hükümleriyle normatif zemine oturtulmuştur.3

Ancak öz sermaye rakamı, bilançodaki kalemlerin değerine bağlıdır. İşte bu noktada Vergi Usul Kanunu devreye girer. Kanunun 258’inci maddesi, değerlemeyi “iktisadi kıymetlerin vergi kanunlarında gösterilen gün ve zamandaki değerlerinin saptanması” olarak tanımlar². Tanım teknik görünse de etkisi son derece pratiktir. Yanlış değerleme, doğrudan yanlış matrah demektir.

Menkul kıymetler ise bu tartışmanın en dinamik alanıdır. Çünkü fiyatları piyasada oluşur, piyasa ise çoğu zaman vergi hukukunun ihtiyat ilkesinden daha hızlı hareket eder.

II. VUK (m.279), Aynı Başlık Altında Farklı Vergi Rejimleri

Menkul kıymetlerin değerlemesi, VUK’un 279’uncu maddesinde düzenlenmiştir³. Hüküm ilk bakışta sade görünür, ancak içerdiği ayrımlar, farklı vergi rejimlerini aynı başlık altında barındırmaktadır.

Kanun koyucu;

·         Hisse senetlerini alış bedeliyle,

·         Portföyünün %51’i Türk hisse senetlerinden oluşan yatırım fonlarını alış bedeliyle,

·         Diğer menkul kıymetleri borsa rayiciyle,

·         Rayiç yoksa kıst getiriyle,

·         Getirisi ihraç edenin kârına bağlı olan kıymetleri alış bedeliyle değerlemeyi öngörmüştür.

Bu sistem, tek tip bir değerleme yaklaşımı değil, karma bir modeldir. Bu modelin merkezinde ise vergi ihtiyatı ile ekonomik gerçeklik arasında kurulan denge yer alır.

Rayiç değer tespitinde referans piyasa, Borsa İstanbul’dur. Değerleme günü itibarıyla oluşan son işlem fiyatı esas alınır⁴.

31.12.2025 İtibarıyla Uygulama Özeti

Menkul Kıymet

Değerleme Ölçüsü

Hisse Senedi

Alış Bedeli

%51 Hisse Fon

Alış Bedeli

Tahvil

Borsa Rayici

Bono

Borsa Rayici

Kira Sertifikası

Borsa Rayici

Borsa Rayici ile Değerlenenler

Hisse senedi dışındaki tüm menkul kıymetler;

·         Devlet tahvili

·         Hazine bonosu

·         Özel sektör tahvili

·         Finansman bonosu

·         Varlığa dayalı menkul kıymetler

·         Kira sertifikaları (Sukuk)

·         Yatırım fonları (%51 hisse senedi şartını sağlamayanlar)

Bunlar borsa rayiciyle değerlenir.

Borsa Rayici Nedir?

Borsa rayici, gerek menkul kıymetler ve kambiyo borsasına, gerekse ticaret borsasına kayıtlı olan iktisadi kıymetlerin değerlemeden evvelki son muamele gününde borsadaki işlemlerin ortalama değeri olarak tanımlanmıştır. Bununla beraber, normal dalgalanmalar haricinde fiyatlarda bariz kararsızlıklar görülmesi halinde, son muamele günü yerine değerleme gününden önceki 30 gün içindeki ortalama rayici esas aldırmaya ilişkin Hazine ve Maliye Bakanlığı'nın yetkisi bulunmaktadır.

VUK m.263 uyarınca;

Değerleme gününden önceki son işlem günündeki ortalama fiyat.

Eğer:

  • İşlem yoksa
  • Fiyat muvazaalı oluşmuşsa

→ Kıst getiri yöntemi uygulanır.

III. Hisse Senetleri, Gerçekleşmeyen Kazancın Vergiden Korunması

Hisse senetlerinde benimsenen alış bedeli esası, vergi hukukunun ihtiyat yaklaşımının tipik örneğidir. 2025 yılı içinde satın alınan ve yıl sonunda ciddi değer artışı gösteren bir hisse senedi, vergi matrahını artırmaz.

Örneğin;

(A) A.Ş., 15.02.2025 tarihinde 10.000 adet hisseyi pay başına 100 TL’den satın almıştır. Toplam alış bedeli 1.000.000 TL’dir. 31.12.2025 tarihinde borsa değeri 1.650.000 TL’ye yükselmiştir. Vergisel değerleme 1.000.000 TL üzerinden yapılır; 650.000 TL’lik artış gelir yazılmaz.

Bu yaklaşım, “gerçekleşme ilkesi” ile uyumludur. Vergi hukuku, henüz realize edilmemiş piyasa kazancını matraha dahil etmemektedir. Bu yönüyle sistem, finansal raporlama standartlarından ayrışır. Zira finansal raporlama, gerçeğe uygun değer artışını bilançoya yansıtırken, vergi hukuku maliyet esasına sadık kalır⁵.

IV. Yatırım Fonları, Aynı Araçta Çifte Mantık

Yatırım fonlarında kanun koyucu ince bir ayrım yapmıştır. Portföyünün %51’i hisse senetlerinden oluşan fonlar alış bedeliyle, diğerleri rayiç değerle değerlenir.

Bu ayrımın ekonomik mantığı açıktır. Hisse senedi ağırlıklı fonlar dalgalı getiri yapısına sahiptir ve gerçekleşmemiş artışların vergilendirilmesi sakıncalı görülmüştür. Buna karşılık tahvil ağırlıklı fonlarda getirinin öngörülebilirliği, rayiç esaslı vergilemeyi mümkün kılar.

Örneğin;

(B) A.Ş., 01.07.2025 tarihinde 2.000.000 TL’ye tahvil ağırlıklı fon satın almıştır. 31.12.2025’te fon değeri 2.400.000 TL’dir. %51 hisse şartı sağlanmadığından değerleme 2.400.000 TL üzerinden yapılır ve 400.000 TL gelir yazılır.

Aynı yatırım enstrümanının içeriğine göre farklı vergisel sonuç doğurması, VUK m.279’un esnek ama karmaşık yapısını ortaya koymaktadır.

V. Tahvil ve Bonolar, Rayiç Değerin Vergisel Etkisi

Devlet tahvilleri ve hazine bonoları rayiç değerle değerlenir. Rayiç yoksa alış bedeline değerleme gününe kadar işlemiş kıst getiri eklenir⁶.

Kıst Getiri Ölçüsü : Borsa rayicine göre değerlenmesi gereken menkul kıymetlerin, borsa rayicinin olmaması veya borsa rayicinin muvazaalı bir şekilde oluştuğunun anlaşılması halinde, değerlemeye esas bedel, menkul kıymetin alış bedeline vadesinde elde edilecek gelirin (kur farkları dahil) iktisap tarihinden değerleme gününe kadar geçen süreye isabet eden kısmının eklenmesi suretiyle hesaplanacaktır.

Kıst Getiri Yöntemi (VUK m.279/2)

Borsa rayici yoksa:

Değer =Alış Bedeli + (Vadesinde elde edilecek toplam getiri × geçen süre / toplam vade)

Bu düzenleme özellikle;

  • İtfa sonuna kadar elde tutulacak tahviller
  • Borsada işlem görmeyen özel sektör borçlanma araçları

için önemlidir.

Örneğin

1 yıl vadeli bir tahvilin Alış, 1.000.000 TL’dir. Getirisi ise 200.000 TL’dir. Alış tarihi üzerinden altı ay geçmiştir.

Değerleme:

1.000.000 + (200.000 × 6/12) = 1.100.000 TL

(1.100.000-1.000.000) =100.000TL gelir yazılır.

Bu düzenleme, sabit getirili yatırım araçlarında gerçekleşmemiş kazançların da dönem kazancına yansımasına neden olur. Böylece hisse senetleri ile tahviller arasında vergisel zamanlama farkı doğar.

Bu fark, özellikle geçici vergi dönemlerinde daha belirgin hale gelir. 2025 yılı itibarıyla geçici vergi üçer aylık dönemler halinde uygulanmaktadır. Her dönemde rayiç değer artışları matraha dahil edilir. Ancak yıl sonu değerlemesinde oluşan farklar, dönemsel dalgalanmalara yol açabilir.

VI. Kar-Zarar Ortaklığı Belgeleri, Belirsiz Gelirin Vergisel İhtiyatı

Getirisi ihraç edenin kârına bağlı olan belgelerde rayiç değer genellikle bulunmaz ve getiri önceden hesaplanamaz. Bu nedenle alış bedeli esası benimsenmiştir. Bu yaklaşım, vergi güvenliğini ve ölçülebilirliği esas alır.

Getirisi ihraççının karına bağlı ve değerleme günü hesaplanamıyorsa, Alış bedeli ile değerlenir.

VII. Değerleme ile Finansal Raporlama Arasındaki Ayrışma

Vergisel değerleme ile finansal raporlama arasında belirgin bir paradigma farkı vardır. Finansal raporlama sistemi gerçeğe uygun değeri esas alırken, vergi hukuku ihtiyatlı maliyet esasını korur. Bu durum ticari kâr ile mali kâr arasında geçici farklar yaratır⁷.

Bu ayrışma, vergi planlaması açısından önemli sonuçlar doğurur. Özellikle yüksek dalgalı piyasalarda, hisse senedi portföyü bulunan işletmelerin mali tabloları ile vergi matrahı arasında ciddi farklar oluşabilir.

VIII. Sonuç, Değerleme Bir Teknik İşlem Değil, Stratejik Bir Tercihtir

31.12.2025 itibarıyla yürürlükte bulunan sistem, menkul kıymetlerin vergisel değerlemesinde karma fakat bilinçli bir yapı ortaya koymaktadır. Hisse senetlerinde maliyet esasıyla vergi ihtiyatı korunurken, sabit getirili kıymetlerde rayiç esaslı vergileme tercih edilmiştir.

Bu çerçevede mükelleflerin;

·         Menkul kıymet türünü doğru sınıflandırması,

·         Rayiç değer tespitini belgeye dayandırması,

·         Kıst getiri hesaplamalarını teknik doğrulukla yapması

zorunludur.

Değerleme, bilanço tekniğinin bir alt başlığı değil, doğrudan vergi yükünü belirleyen stratejik bir unsurdur. Yanlış yapılan her değerleme, ya gereksiz vergi ödenmesine ya da vergi riskine yol açacaktır.

Dipnotlar

1.     GVK m.38, ticari kazancın öz sermaye farkı yöntemiyle tespitini düzenler.

2.     VUK m.258 ve m.279, değerleme hükümleri.

3.     GVK m.38, ticari kazancı öz sermaye farkı olarak tanımlar; KVK m.6 kurum kazancı için aynı yöntemi benimser.

4.     VUK m.258, değerleme tanımı.

5.     VUK m.279, menkul kıymetlerin değerleme ölçüsü.

6.     Değerleme günündeki rayiç değer, Borsa İstanbul verileri esas alınarak belirlenir.

7.     Vergisel maliyet esası ile finansal raporlama gerçeğe uygun değer yaklaşımı arasındaki fark, geçici fark doğurur.

8.     Kıst getiri, değerleme gününe kadar işlemiş faiz veya getiri tutarını ifade eder.

9.     Vergi ve finansal raporlama farklarına ilişkin ayrıntılı değerlendirme için bkz. literatürde “ticari kâr–mali kâr farkları” çalışmaları.

Liberal Eşitlikçilik Miti ve Çürüyen Ahlakın Sınırları

 

1. “Tarihin Sonu” İddiası ve Normatif Üstünlük Söylemi

Soğuk Savaş’ın ardından Fransız Francis Fukuyama, liberal demokrasiyi insanlığın ideolojik evriminin nihai aşaması olarak tanımladığında, bu yalnızca siyasal bir tez değildi. Aynı zamanda ahlaki bir iddiaydı. Liberal düzen; bireysel haklar, hukukun üstünlüğü ve fırsat eşitliği üzerinden kendisini insanlığın ulaştığı en ileri normatif çerçeve olarak sundu.

Bu anlatı, örtük biçimde şu mesajı içeriyordu.Artık radikal eşitlik projelerine gerek yoktur. Hukuki eşitlik sağlandığında adalet zaten gerçekleşmiş sayılır.

Ancak son otuz yılda derinleşen gelir eşitsizlikleri, finansal krizler, ekolojik yıkım ve siyasal yozlaşma; bu “nihai aşama” anlatısının sorgulanmasını zorunlu kılmıştır. Liberal eşitlikçilik, biçimsel hak eşitliğini garanti altına alırken, güç ve sermaye yoğunlaşmasını hangi ölçüde sınırlandırabilmiştir?

2. Liberal Ahlakın Kör Noktası; Güç Yoğunlaşması ve Dokunulmazlık Alanları

Jeffrey Epstein vakası, yalnızca bireysel bir suç dosyası değildir. Bu olay; küresel elit ağları, siyasal güç ve sermaye birikimi arasındaki geçirgenliğin sembolüne dönüşmüştür. Hukuki eşitlik ilkesinin, güç yoğunlaşması karşısında nasıl aşındığını gösteren çarpıcı bir örnektir.

Buradaki temel soru şudur:

Eğer liberal düzen herkes için eşit hukuki koruma vaat ediyorsa, neden ekonomik ve siyasal güç arttıkça fiilî dokunulmazlık alanları genişlemektedir?

Liberal etik, bireyi devlet karşısında korumayı merkezine alır. Ancak bireyin sermaye karşısındaki kırılganlığı, özellikle dezavantajlı gruplar söz konusu olduğunda, çoğu zaman sistemin dışına itilmiş bir mesele olarak kalır. Böylece eşitlik, biçimsel bir norm olarak varlığını sürdürür; fakat maddi yaşam koşullarında derin eşitsizlikler yeniden üretilir.

3. Biçimsel Eşitlik ve Maddi Eşitsizlik, Yapısal Çelişki

Karl Marx, eşitliğin yalnızca hukuki statü üzerinden tanımlanamayacağını; üretim ilişkileri dönüştürülmeden gerçek eşitliğin mümkün olmayacağını ileri sürmüştü. Piyasa, görünürde özgür ve eşit bireylerin sözleşme yaptığı bir alan gibi görünür. Ancak emek ile sermaye arasındaki yapısal asimetri, bu özgürlüğün sınırlarını belirler.

Liberal eşitlikçilik şöyle der. “Herkes kanun önünde eşittir.”

Eleştirel perspektif ise şu soruyu sorar; “Eşit başlangıç koşullarına sahip olmayan bireylerin hukuki eşitliği, toplumsal eşitlik üretir mi?”

Bu soru bugün daha da yakıcıdır. Zira servet birikimi kuşaklar arası aktarılmakta, eğitim ve sağlık gibi temel hizmetlere erişim ekonomik güce bağlı olarak farklılaşmaktadır. Biçimsel eşitlik ile maddi eşitsizlik arasındaki gerilim, liberal sistemin içsel çelişkisi hâline gelmiştir.

4. Tüketim Toplumu ve Ahlaki İndirgeme

Geç kapitalist toplumda insan, öncelikle bir tüketici olarak tanımlanır. Değer üretimi metalaşma üzerinden gerçekleşir. Emek metadır. Doğa metadır. Zaman metadır. Beden ve arzu dahi piyasa ilişkileri içinde dolaşıma girer.

Bu süreçte:

Yoksulluk, yapısal bir sorun olmaktan çıkarılıp bireysel başarısızlık olarak sunulur.

Dayanışma kültürü zayıflar, rekabet ideali yüceltilir.

Ahlak, kolektif sorumluluk ilkesi olmaktan çıkar; bireysel tercih alanına indirgenir.

Sonuçta sistem, kendi ürettiği eşitsizlikleri görünmez kılar. Ahlak, yapısal adalet talebinden koparıldığında; eşitlik, yalnızca hukuki bir soyutlama olarak kalır.

5. Alternatifsizlik İddiası ve Tarihsel Deneyim

Liberal ideolojinin en güçlü savunusu “alternatifsizlik”tir. Ancak tarih tek doğrusal bir ilerleme çizgisi değildir. İnsanlık farklı üretim ve paylaşım biçimleri denemiştir.

Komünal yapılar, kooperatif ekonomiler, sosyal devlet uygulamaları ve dayanışma ağları; piyasa merkezli modele alternatif olabilecek deneyimler sunmuştur. Eşitlikçi arayış, yalnızca mülkiyet ilişkilerini değil; insan ile doğa arasındaki ilişkiyi de yeniden düşünmeyi gerektirir.

Bu bağlamda eşitlikçi bir düzen:

·         Yaşam hakkını kâr maksimizasyonunun üzerinde konumlandırır.

·         Üretimi toplumsal ihtiyaç ekseninde örgütler.

·         Ekolojik sürdürülebilirliği temel ilke kabul eder.

·         Güç yoğunlaşmasını sınırlayacak demokratik mekanizmalar kurar.

Bu, romantik bir ütopya değil; ekolojik kriz, gelir uçurumu ve toplumsal yabancılaşma çağında giderek daha fazla tartışılan bir zorunluluktur.

6. Eşitlik Mücadelesinin Sürekliliği

“Eşitlik mücadelesi sona erdi” ya da “radikal eşitlik projeleri artık gereksiz” iddiaları, çoğu zaman sistem içi güven üretme çabasıdır. Oysa tarihsel deneyim şunu gösterir: Her toplumsal düzen kendi çelişkilerini üretir.

Liberal kapitalizmin temel çelişkisi:

Hukuki eşitlik vaadi ile

Maddi eşitsizlik gerçekliği arasındaki gerilimdir.

Bu gerilim sürdüğü sürece eşitlik talebi de varlığını sürdürecektir. Çünkü eşitlik talebi yalnızca ekonomik değil; aynı zamanda ahlaki bir taleptir.

7.Yeni Bir Ahlaki Ufuk Mümkün mü?

Bugün tartışılan mesele yalnızca ekonomik sistem tercihi değildir. Asıl mesele, nasıl bir insan ve nasıl bir toplum tahayyül ettiğimizdir.

İnsanı yalnızca rekabet eden, tüketen ve bireysel çıkarını maksimize eden bir varlık olarak mı göreceğiz?

Yoksa dayanışan, ortak iyiyi gözeten ve kolektif sorumluluk üstlenen bir özne olarak mı?

Liberal eşitlikçilik, insanlık tarihinin önemli bir aşamasını temsil eder; ancak nihai ufuk değildir. Hukuki eşitlik, adalet için gereklidir; fakat yeterli değildir. Maddi eşitsizlikler dönüştürülmedikçe, ahlaki iddia ile toplumsal gerçeklik arasındaki mesafe kapanmayacaktır.

Eşitlik mücadelesi, bir ideolojinin ısrarı değil; insan onurunun sürekliliğidir. Ve insan onuru, hiçbir tarihsel dönemde “tamamlanmış” bir proje olmamıştır.

 

13 Şubat 2026 Cuma

“Vergi Teşvikleri Asgari Kurumlar Vergisi Karşısında İşlevini Yitiriyor mu? 49 No.lu Tebliğ Çerçevesinde Bir Değerlendirme”

 Giriş

Kurumlar vergisi sistemi yalnızca bir vergilendirme tekniği değil, aynı zamanda ekonomik ve mali politika aracıdır. Bu nedenle vergi matrahı, salt ticari kârdan ibaret olmayıp kanun koyucunun yönlendirici tercihleri doğrultusunda şekillenmektedir. Bu tercihlerin en görünür yansıması, Kurumlar Vergisi Kanunu’nun 5. maddesinde düzenlenen istisnalar ile 10. maddesinde yer alan indirimlerdir.

KVK m.5 kapsamındaki iştirak kazancı istisnası, taşınmaz ve iştirak hissesi satış kazancı istisnası gibi düzenlemeler; çifte vergilemeyi önleme ve şirketlerin yeniden yapılanmasını kolaylaştırma amacını taşımaktadır¹. KVK m.10’da düzenlenen indirimler ise bağış ve yardımlar, Ar-Ge indirimi, sponsorluk harcamaları ve özellikle nakdi sermaye artırımı indirimi gibi doğrudan ekonomik davranışları teşvik eden mekanizmalardır².

Buna karşılık, 2024 yılında getirilen asgari kurumlar vergisi düzenlemesi³ ile birlikte, indirim ve istisnaların vergi matrahı üzerindeki fiili etkisi bazı durumlarda ortadan kalkabilmekte; ancak bu unsurların tasdikine ilişkin yükümlülükler devam etmektedir. Özellikle 49 Seri No.lu SMMM ve YMM Tebliği ile getirilen tasdik zorunluluğu, asgari verginin devreye girdiği hallerde sistemsel bir tartışma alanı yaratmaktadır⁴.

Bu çalışmada, KVK m.5 istisnaları ve m.10 indirimleri birlikte ele alınacak; nakdi sermaye artırımı indirimi özel olarak değerlendirilecek; asgari kurumlar vergisi karşısındaki konumları vergi matrahı ve vergi güvenliği perspektifinden analiz edilecektir.

İstisna ve İndirimlerin Vergi Matrahı İçindeki Fonksiyonu

Kurumlar vergisinde istisna ile indirim teknik olarak farklı müesseselerdir. İstisna, belirli bir kazanç unsurunu doğrudan vergi dışı bırakırken; indirim, oluşan kazanç üzerinden belirli tutarların düşülmesine imkân tanır. Ancak her iki mekanizma da nihai olarak vergi matrahını azaltıcı etki doğurmaktadır.

KVK m.5’te düzenlenen istisnalar, özellikle iştirak kazançlarının ikinci kez vergilenmesini önlemekte ve varlık satışları yoluyla şirketlerin mali yapılarını güçlendirmelerine imkân tanımaktadır¹. KVK m.10’da düzenlenen indirimler ise sosyal ve ekonomik politikaların uygulanma araçlarıdır². Özellikle nakdi sermaye artırımı indirimi, borçlanma yerine özkaynak finansmanını teşvik eden önemli bir düzenlemedir².

Bu sistemde temel mantık açıktır: İndirim veya istisna uygulanırsa vergi matrahı düşer ve ödenecek vergi azalır. Bu nedenle matrahı azaltan bu unsurların doğruluğu, vergi güvenliği bakımından önem taşır ve belirli hallerde YMM tasdikine bağlanmıştır⁴.

Asgari Kurumlar Vergisi ve Matrahın Çift Katmanlı Yapısı

Asgari kurumlar vergisi düzenlemesi ile birlikte kurumlar vergisi hesaplamasında fiilen iki ayrı matrah ortaya çıkmıştır³:

·         İndirim ve istisnalar sonrası klasik kurumlar vergisi matrahı

·         Kanunda belirlenen asgari matrah

·         Ödenecek vergi, bu iki hesaplama sonucunda bulunan tutarlardan yüksek olanıdır³.

Aşağıdaki örnek, klasik sistem ile asgari vergi sisteminin sonuçlarını karşılaştırmaktadır:

Varsayım:

Normal Kvk ‘Na Göre Vergi Tablosu

 

Asgari Kvk ‘Na Göre Vergi Tablosu

 

Ticari bilanço kârı

3.000.000

Brüt kazanç

3.000.000

KVK m.5 istisnaları

(-)1.000.000

 

 

KVK m.10 indirimleri (Ar-Ge + bağış)

(-)500.000

 

 

Nakdi sermaye artışı indirimi

(-)1.000.000

 

 

TOPLAM

500.000

 

3.000.000

Kurumlar vergisi oranı

%25

Kurumlar vergisi oranı

%10

Ödenecek vergi

125.000

Ödenecek vergi

300.000

 

Bu sistem özellikle yüksek ticari kâra sahip olup indirim ve istisnaları yoğun kullanan şirketlerde belirgin sonuçlar doğurmaktadır. Örneğin 3.000.000 TL ticari bilanço kârı bulunan bir işletmenin, iştirak kazancı istisnası ve nakdi sermaye artırımı indirimi sonrasında matrahının 2.500.000 TL’ye düştüğü varsayılsın. Bu durumda hesaplanan kurumlar vergisi( normal vergi%25 olarak kabul edilmiştir.) 125.000 TL olacaktır. Ancak asgari kurumlar vergisi matrahı 3.000.000 TL ise ödenecek vergi 300.000 TL olacaktır.

Bu örnekte indirim ve istisnalar hukuken uygulanmış; ancak ekonomik olarak vergi yükünü azaltmamıştır. Böylece sistem, hukuki gerçeklik ile mali sonuç arasında bir ayrışma üretmektedir.

Mükellef, indirim ve istisnalara rağmen 125.000 TL yerine 300.000 TL vergi ödeyecektir. Aradaki 175.000 TL fark, teşviklerin fiilen etkisiz kalması anlamına gelmektedir.

 Nakdi Sermaye Artırımı İndiriminin Özel Konumu

KVK m.10/1-ı hükmü uyarınca nakdi sermaye artırımı üzerinden hesaplanan tutarın indirim konusu yapılması mümkündür². Bu düzenleme, şirketlerin borçlanma yerine özkaynak artırmalarını teşvik etmektedir. Özellikle finansman maliyetlerinin yüksek olduğu dönemlerde bu indirim önemli bir politika aracı niteliği taşımaktadır.

Ancak asgari kurumlar vergisi uygulamasında, söz konusu indirim matrahı düşürse dahi asgari vergi matrahı daha yüksek kaldığında teşvikin vergiye yansıyan etkisi ortadan kalkabilmektedir. Böyle bir durumda mükellef;

·         Sermaye artırımı yapmış,

·         İndirim hakkı kazanmış,

·         YMM tasdiki yaptırmış,

·         Ancak ödenecek vergide azalma sağlayamamış olabilir.

Bu tablo, teşvikin ekonomik etkinliğini sınırlamakta ve 49 nolu SMMM ve YMM tebliğ ile tasdik maliyetinin rasyonelliğini tartışmalı hale getirmektedir.

49 No.lu Tebliğ ve Vergi Güvenliği Açısından Değerlendirme

49 Seri No.lu Tebliğ’in temel amacı, matrahı azaltan indirim ve istisnaların doğruluğunu güvence altına almaktır⁴. Klasik sistemde bu yaklaşım son derece tutarlıdır; çünkü yanlış uygulanan bir indirim doğrudan vergi kaybına yol açmaktadır.

Ancak asgari kurumlar vergisinin devreye girdiği durumlarda, indirim ve istisna yanlış hesaplanmış olsa dahi ödenecek vergi değişmeyebilmektedir. Bu durumda kamu geliri açısından fiili bir risk söz konusu değildir.

Dolayısıyla tasdik zorunluluğu bazı hallerde vergi güvenliği sağlayan bir araç olmaktan çıkıp şekli bir yükümlülüğe dönüşebilmektedir. Özellikle küçük ve orta ölçekli işletmeler bakımından tasdik maliyeti, sağlanamayan vergi avantajına kıyasla orantısız hale gelebilmektedir.

Kanuni Boşluk mu, Sistemsel Uyum Sorunu mu?

Mevzuatta açık bir kanun boşluğu bulunduğunu söylemek güçtür. Asgari kurumlar vergisi düzenlemesi yürürlüktedir³; tasdik yükümlülüğü de yürürlüktedir⁴. Ancak iki düzenleme birlikte değerlendirildiğinde normlar arası sistemsel uyum sorunu ortaya çıkmaktadır.

Kanun koyucu asgari vergi düzenlemesini getirirken, indirim ve istisnaların tasdik boyutunu yeniden ele almamış; Tebliğ de asgari vergi uygulaması dikkate alınarak revize edilmemiştir. Bu durum açık bir çelişki değil; düzenlemeler arası koordinasyon eksikliğidir.

Sonuç

KVK m.5 istisnaları ve m.10 indirimleri, kurumlar vergisi sisteminin ekonomik ve sosyal politika araçlarıdır. Asgari kurumlar vergisi ise vergi güvenliğini güçlendiren bir taban vergi mekanizmasıdır. 49 Seri No.lu Tebliğ tasdik sistemi ise matrah azaltıcı unsurların doğruluğunu denetleyen güvenlik aracıdır ( Bunu sağlayıp sağlamadığı tartışma konusudur).

Ancak asgari verginin devreye girdiği hallerde indirim ve istisnaların vergiye etkisinin ortadan kalkması, tasdik zorunluluğunun ekonomik anlamını zayıflatmaktadır. Bu durum, düzenlemelerin tamamen hatalı olduğu anlamına gelmemekle birlikte, sistem bütünlüğü açısından yeniden değerlendirme ihtiyacına işaret etmektedir.

Vergi güvenliği ile teşvik politikası arasındaki denge, normlar arası uyum sağlanarak korunabilir. Aksi halde indirim ve istisnalar politika aracı olmaktan uzaklaşacak; tasdik sistemi ise şekli bir yükümlülük niteliği kazanacaktır.

Dipnotlar

  1. 5520 sayılı Kurumlar Vergisi Kanunu, m. 5
  2. 5520 sayılı Kurumlar Vergisi Kanunu, m.10
  3. 02.08.2024 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan 7524 sayılı Kanunla Kurumlar Vergisi Kanunu’na eklenen 32/C maddesi.
  4. 30.12.2025 Tarih 33123 Sayılı R.G . 49 Sıra No.Lu Serbest Muhasebeci Mali Müşavirlik Ve Yeminli Mali Müşavirlik Kanunu Genel Tebliği(3568 sayılı Kanun çerçevesinde yayımlanmıştır).

Menkul Kıymetlerin Vergisel Değerlemesi

  Önsöz Vergi uygulamasında çoğu tartışma oranlar ve istisnalar üzerinden yürütülür. Oysa vergi yükünü belirleyen en kritik aşama, çoğu za...