Siyaset dünyasında sıkça duyduğumuz bir söz vardır, “En kötü bir dirhem yönetim, en iyi bir okka muhalefetten iyidir.” Bu söz, iktidarın sağladığı istikrarı kutsar. Oysa doğa bize başka bir hakikat öğretir. Devasa bir ağaç ne kadar görkemli olursa olsun, kuruduğunda artık yalnızca bir gövdedir. Gölgeleri vardır ama hayatı yoktur. O kurumuş gölgenin altında filizlenen küçücük bir tohum ise zayıf görünebilir, fakat içinde yarın olma ihtimali taşır.
Bugün
Türkiye’ye bu gözle bakmak gerekiyor.
2026
yılına girdiğimiz ve üzerinden bir ay geçti yeni bir yıl yeni bir heyecan. Peki,
göstergeler nasıl, ekonomik veriler, toplumun geniş kesimleri için ağır bir
tabloyu işaret ediyor. Dört kişilik bir ailenin açlık sınırı 31 bin liranın,
yoksulluk sınırı ise 100 bin liranın üzerine çıkmış durumda. Çalışanın aylık
yaşama maliyeti 40 bin lirayı aşmış bulunuyor. Mutfak enflasyonu resmi
hesaplamalara göre dahi yüzde 40’lar seviyesinde.
En
düşük emekli maaşı 20 bin liraya yükseltilmiş olsa da, bu gelir açlık sınırının
altında kalıyor. Ortalama emekli maaşı ise temel ihtiyaçları karşılamakta
zorlanan bir seviyede. Yıllarca çalışmış milyonlarca insan, hayatının son
dönemini geçim hesabı yaparak sürdürüyor.
Memurlar
ve ücretliler açısından tablo farklı değil. Maaş artışları, kira ve temel
tüketim kalemlerindeki yükselişin gerisinde kalıyor. Resmî enflasyon ile
bağımsız ölçümler arasındaki fark, yurttaşın cebinde hissedilen gerçeklikle
açıklanan oranlar arasındaki mesafeyi büyütüyor, çarşı pazarda bunu gösteriyor..
Bu mesafe büyüdükçe güven aşınıyor.
Ekonomide
güven, yalnızca finans piyasalarının değil, toplumun da temel dayanağıdır.
İnsanlar yarını öngöremediğinde harcamasını kısar, yatırımını erteler,
tasarrufunu koruma içgüdüsüyle hareket eder. Bu da ekonomik çarkların
yavaşlamasına, iç talebin daralmasına ve işsizliğin artma riskine yol açar.
Kısacası mesele yalnızca bugünkü enflasyon oranı değil, yarına dair beklentinin
zayıflamasıdır. Beklenti zayıfladığında, siyasal meşruiyet de sessizce aşınmaya
başlar.
Kırsalda
ise yalnızca ekonomik değil, ekolojik bir kriz yaşanıyor. Son yılların en sert
kuraklık döngülerinden biriyle karşı karşıyayız. Yağışların tarihsel
ortalamaların çok altına düşmesi, tarımsal üretimde kayıpları artırıyor. Ekim
alanları daralıyor, maliyetler yükseliyor, üretici borç yükü altında eziliyor.
Tarım yalnızca bir sektör değil, gıda güvenliği, kırsal yaşam ve toplumsal
denge meselesidir. Bu denge bozulduğunda, etkisi şehirlerin mutfaklarına kadar
uzanır.
Gençler
açısından da tablo umut verici değil. Artan barınma ve yaşam maliyetleri,
üniversite eğitimini sürdürmeyi zorlaştırıyor. Yüksek lisans ve doktora
eğitimi, özellikle dar gelirli ailelerin çocukları için giderek daha erişilmez
hale geliyor. Eğitim, toplumsal yükselmenin aracı olmaktan uzaklaştıkça,
eşitsizlik kalıcılaşıyor. Yoksulluk yaygınlaşıyor.
Bütün
bu veriler, siyasal tabloyu da yeniden düşünmeyi gerektiriyor. Uzun süredir
iktidarda olan anlayış, hâlâ güçlü bir gövdeye sahip olabilir. Ancak toplumun
geniş kesimlerinde hissedilen ekonomik daralma, sosyal yorgunluk ve güven
kaybı, o gövdenin içten içe kuruduğunu düşündürüyor.
Öte
yanda muhalefet, meydanlarda sesini yükseltiyor. Henüz büyük bir gölge
oluşturmuş değil, fakat bir filiz gibi toprağı yokluyor. Tarih bize şunu
öğretir. Büyük dönüşümler çoğu zaman devasa yapılarla değil, küçük ama inatçı
başlangıçlarla olur. Asıl mesele, o filizin yalnızca itiraz eden değil, umut
inşa eden bir dile sahip olup olmadığıdır.
Toplum
bugün iki tablo arasında bakıyor. Geçmişin ağırlığıyla ayakta duran ama
yorulmuş bir yönetim anlayışı mı? Yoksa henüz kırılgan ama yeni bir hikâye
yazma iddiasındaki bir alternatif mi?
Son
sözü, yalnızca rakamlar değil, anlatılan gelecek belirleyecek.
Aynaya
bakıldığında görülen gelecek hikâyesi sahici ise, o filiz toprağı yaracak,
değilse kurumuş gölgenin altında kaybolacaktır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder