705 milyar 838 milyon TL. Tek başına bu rakam bile bir ülkenin sosyal güvenlik anlayışını anlatmaya yeter gibi görünüyor. Büyük, etkileyici ve ilk bakışta güven veren bir tablo. Ancak mesele rakamların büyüklüğü değil, o rakamların kimin hayatına nasıl dokunduğudur. Asıl soru bu. Bu fon gerçekten işsiz için mi var, yoksa sadece varmış gibi mi görünüyor?
Bugün
Türkiye’de resmi verilere göre milyonlarca insan işsiz. Şubat 2026 itibarıyla
yaklaşık 3 milyon kişi iş arıyor. Fakat bu insanların yalnızca %18–19’u
işsizlik ödeneğinden yararlanabiliyor. Yani her 5 işsizden 4’ü, adına “işsizlik
sigortası” denilen bu sistemin tamamen dışında kalıyor. Daha çarpıcı
olan ise fonun nasıl kullanıldığı. 2026 Mayıs verilerine göre giderlerin
yaklaşık %49’u işverenlere yönelik teşvik ve programlara ayrılmış durumda.
İşsizlik ödeneğinin payı ise %20’nin altında kalıyor. Başka bir ifadeyle: İşsiz
için kurulan bir fonda, işsiz ikinci planda.
Bu
noktada basit ama hayati bir soru ortaya çıkıyor. Eğer bir fon, işsiz
kalanların büyük çoğunluğunu kapsamıyorsa, o fonun varlık amacı nedir?
Ortada
tersine dönmüş bir denge var. İşsiz için kurulan bir fonda, işsiz ikinci planda
kalıyorsa, bu yalnızca teknik bir tercih değil, aynı zamanda politik bir
yönelimdir. Bu yönelim, kaynakların kimden yana kullanıldığını açıkça gösterir.
Daha
da dikkat çekici olan, fon büyüklüğünün sürekli artmasına rağmen işsizlerin bu
kaynağa erişiminin genişlememesi. Normalde beklenen şudur; Fon büyüdükçe
kapsayıcılık artar, daha fazla insan bu güvenceden yararlanır. Oysa mevcut
tabloda bunun tam tersi yaşanıyor. Kaynak birikiyor, ama erişim daralıyor. Bu
da fonun bir “güvence mekanizması” olmaktan çok, bir “birikim
aracı” haline geldiği yönündeki eleştirileri güçlendiriyor.
Nisan
2026’da yapılan düzenleme de bu tartışmayı daha kritik bir noktaya taşıdı.
Devlet katkı oranının %1’den % 0,5’e düşürülmesi, teknik olarak
farklı gerekçelerle açıklanabilir. “Fonun fazla büyümesi” ya da devlet
bütçesinden işçiye verilen %1 paranın yük görülmesi gibi argümanlar dile
getirilebilir. Ancak aynı anda işsizlik ödeneğine erişim sınırlıyken ve mevcut
ödemeler temel yaşam maliyetlerini karşılamakta yetersiz kalıyorken, bu tür bir
karar kaçınılmaz olarak şu soruyu gündeme getirir, bu sistemde öncelik
gerçekten işsiz mi?
İşsizlik
ödeneğinin miktarı da bu tartışmanın önemli bir parçası. En düşük ödeme
yaklaşık 13 bin TL civarında. Kağıt üzerinde bu rakam, belirli bir güvence
sunuyor gibi görünebilir. Ancak günümüz ekonomik koşullarında bu miktarın işsiz
bir çalışanın yaşamını sürdürebilmesi ve kira, faturalar, temel gıda harcamaları
düşünüldüğünde bir hanenin insanca yaşaması neredeyse imkânsız hale geliyor. Bu
durum, sosyal güvenlik sisteminin temel amacını sorgulatıyor. İnsanları geçici
olarak korumak mı, yoksa sadece sistem dışına düşmelerini geciktirmek mi?
İşsizlik
oranlarında dönemsel düşüşler de çoğu zaman “iyileşme” olarak sunuluyor.
Ancak bu düşüşlerin niteliği çoğu zaman göz ardı ediliyor. Geçici istihdam,
güvencesiz çalışma biçimleri ve düşük ücretli işler, istatistikleri
iyileştirebilir. Ama bu, insanların yaşam koşullarını iyileştirdiği anlamına
gelmez. İş bulmak ile insanca yaşamak arasında ciddi bir fark vardır ve bu fark
çoğu zaman verilerin arkasında görünmez hale gelir.
Bütün
bu tabloyu bir araya getirdiğimizde ortaya çıkan sonuç nettir; Türkiye’de
işsizlik sigortası fonu, büyüklüğüyle dikkat çeken ama etkisi tartışmalı bir
yapıya dönüşmüş durumdadır. Kaynak vardır, ama bu kaynak ihtiyaç anında geniş
kesimlere ulaşmamaktadır. Sistem vardır, ama kapsayıcılığı sınırlıdır. Güvence
vardır, ama çoğu insan için erişilemezdir.
Bu
noktada yapılması gereken şey, bu yapıyı tamamen reddetmek değil; amacına uygun
hale getirmektir. Öncelikle işsizlik ödeneğine erişim koşulları yeniden gözden
geçirilmelidir. Daha kapsayıcı bir sistem, fonun meşruiyetini de
güçlendirecektir. Aynı şekilde, harcama kalemleri arasında daha dengeli bir
dağılım sağlanmalıdır. İşveren destekleri tamamen ortadan kaldırılmak zorunda
değildir; ancak işsizlerin doğrudan korunması açık ara öncelik haline
gelmelidir.
İşsizlik
ödeneğinin miktarı, gerçek yaşam maliyetleri dikkate alınarak yeniden
değerlendirilmelidir. Çünkü sosyal güvenlik yalnızca bir istatistik meselesi
değil, doğrudan insan hayatına dokunan bir gerçekliktir.
Unutulmaması
gereken basit bir ilke var, bir fonun büyüklüğü değil, işlevi önemlidir. Eğer
bir sistem, en çok ihtiyaç duyulduğu anda en çok ihtiyaç duyanlara
ulaşamıyorsa, o sistemin büyüklüğü bir anlam ifade etmez.
Ve
belki de en kritik soru şudur;
Bu
fon, gerçekten işsizin güvencesi mi, yoksa sadece öyle olduğu varsayılan bir
yapı mı?