Türkiye’de siyasetin asıl sınavı artık tek başına seçim kazanmak değil, insanların parçalanmış hayatlarıyla yeniden temas kurabilmektir.
Özgür Özel’in CHP’den
istifa ederek yeni bir siyasi parti kuracağını açıklaması, Türkiye’de uzun
zamandır görülmeyen ölçüde yeni bir tartışmayı da beraberinde getirdi. Kimileri
bunu muhalefetin bölünmesi olarak görüyor, kimileri ise yeni bir başlangıcın ilk
adımı olarak değerlendiriyor. Oysa mesele yalnızca yeni bir partinin kurulması
değil; toplumun kaybettiği ortak gerçekliğin, parçalanmış gündelik hayatın
yeniden kurulup kurulamayacağıdır.
İnsan yalnızca aklıyla
karar veren bir varlık değildir. Alışkanlıkları vardır, aidiyetleri vardır,
kendisini güvende hissetme ihtiyacı vardır. Bu nedenle eski, ne kadar yıpranmış
olursa olsun tanıdıktır; yeni ise umut kadar belirsizlik de taşır. İnsan çoğu
zaman kötü bildiği düzene, bilmediği geleceği tercih etmekten daha kolay teslim
olur. Yeni bir siyasi hareketin aşması gereken ilk eşik de tam olarak budur.
Ancak bugünün
Türkiye’sinde sorun yalnızca siyasal alışkanlıklar değildir.
Yirmi üç yıldır iktidarda
bulunan AKP, uyguladığı ekonomi politikalarıyla yalnızca gelir dağılımını
bozmadı; insanların gündelik hayatındaki bütünlüğü de dağıttı. Eskiden “hayat”
dediğimiz şey bir bütündü. Bugün ise kira ayrı bir kriz, mutfak ayrı bir kriz,
çocukların eğitimi ayrı bir kriz, sağlık ayrı bir kriz, emeklilik ayrı bir
kriz, gelecek kaygısı ise hepsinin üzerine çöken ortak bir gölge…
İnsanlar artık yaşamıyor;
sorun yönetiyor.
Daha çarpıcı olan ise,
bütün bu düzenin mimarı olan iktidarın, yaşanan her sorunu sanki yirmi üç
yıldır ülkeyi başkaları yönetmiş gibi anlatmasıdır ve çözümün kendisi olduğunu
topluma yeniden sunmasıdır. Enflasyonu eleştiriyor, hayat pahalılığından
yakınıyor, adalet sistemindeki sorunlardan söz ediyor; fakat bütün bunların
kendi siyasal tercihleriyle kurulan düzenin sonucu olduğunu söylemiyor. Böylece
siyaset, gerçeği değiştirmek yerine gerçeğin algısını değiştirmeye çalışan bir
mekanizmaya dönüşüyor.
Theodor W. Adorno ile Max
Horkheimer’in yıllar önce dikkat çektiği “kültür
endüstrisi” tam da bunu anlatıyordu. İktidar yalnızca ekonomiyi yönetmez;
insanların gerçekliği algılama biçimini de yönetmeye çalışır. Parçalanmış hayat
normalleştirilir, olağanüstü olan olağan hale getirilir. İnsan, yaşadığı hayatı
değil, kendisine gösterilen hayatı gerçek sanmaya başlar. Yaşadığı çaresizlik kişilerin
ve toplumun gerçekliği haline gelir.
İşte yeni kurulacak
siyasi hareketin en büyük sınavı da burada başlayacaktır.
Eğer yalnızca mevcut
siyasetin yeni bir aktörü olursa, birkaç yıl sonra bugünkü tartışmaların
sıradan bir parçası olmaktan öteye geçemez. Ama insanların parçalanmış gündelik
hayatını yeniden bir bütün haline getirecek bir siyasal dil kurabilirse, o
zaman yalnızca parti kurmuş olmayacak; toplumun yeniden nefes alabileceği ortak
bir gelecek inşa edecektir.
Jean-Paul Sartre, insanın
önceden tamamlanmış bir varlık olmadığını, kendisini yaptığı tercihlerle
sürekli yeniden kurduğunu söyler. Bu söz aslında toplumlar için de geçerlidir.
Türkiye’nin kaderi de geçmişin ezberleriyle değil, bugün kurulacak cesur
tercihlerle değişecektir.
Yeni siyaset; öfkeyi
örgütleyen değil, umudu örgütleyen siyaset olmalıdır. İnsanları birbirine
benzediği için değil, aynı geleceği paylaşabildiği için bir araya getirmelidir.
Ekonomiyi yalnızca büyüme rakamlarıyla değil, sofradaki ekmekle; hukuku
yalnızca mahkeme kararlarıyla değil, vicdanla; demokrasiyi yalnızca sandık
günüyle değil, her gün hissedilen bir yaşam biçimiyle yeniden kurmalıdır.
Çünkü bugün Türkiye’nin
ihtiyacı sadece yeni bir partinin kurulması değildir.
Türkiye’nin ihtiyacı,
parçalanmış gündelik hayatı yeniden bir araya getirecek, gerçeği yeniden
görünür kılacak ve insanlara “yalnız değilsiniz” diyebilecek yeni bir siyasal
akıldır.
“Çünkü seçimler
iktidar değiştirir; ama parçalanmış hayatı yeniden bütünleştirebilen siyaset,
tarihi değiştirir.”
Bunu başarabilen hareket,
yalnızca seçim kazanmaz.
Bir ülkenin geleceğini
yeniden kurar.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder