Bir insanın en büyük yanılgısı, aynaya bakmayı bırakıp suçu sürekli dışarıda aramasıdır. Psikoloji buna "savunma mekanizması" der. İnsan, kendi eksiklerini görmek yerine onları başkalarına yükleyerek kendini rahatlatır. Bu rahatlama geçicidir; çünkü gerçek değişmez. Siyaset de böyledir. Bir parti, başarısızlığının nedenlerini kendi içinde aramak yerine sürekli dışarıda arıyorsa, artık değişmeye değil, kendini korumaya çalışıyordur.
Son
dönemde CHP yönetiminin sıkça kullandığı "arınma"
söylemi bana tam da bunu düşündürüyor. İlk duyulduğunda umut vericiydi. Parti,
geçmiş yüklerinden kurtulacak, toplumun değişen taleplerini okuyacak ve
iktidara yürüyecekti. Ancak zaman geçtikçe görüldü ki "arınma", bir yenilenme projesinden çok, parti içindeki
hesaplaşmaların adı hâline geldi. Farklı düşünenlerin uzaklaştırılması,
örgütlerde yaşanan gerilimler, art arda gelen disiplin süreçleri ve parti içi
mücadeleler, kamuoyunda "yenilenme"
duygusundan çok "tasfiye"
algısı oluşturdu.
Oysa
siyaset, kendi evinin içinde kendi evlatlarını tasfiye ederek büyüyemez.
Enerjisini topluma vermesi gereken bir hareket, enerjisini kendi içine
harcadığında iktidara değil, yalnızlığa yürür.
İnsan
davranışının temel bir gerçeği vardır. İnsan, etkili olduğuna inandığı yerde
kalır. Etkisiz olduğunu düşündüğü alanı ise sessizce terk eder.
Filozof
Kirpi'nin Siyasal Yoksulluk üzerine yaptığı tespit tam da bunu anlatır: "İnsan
enerjisini etkili olduğu alanlara yöneltir."
CHP'nin
yaşadığı asıl kriz de burada başlamaktadır. Üyeler ve seçmenler, partinin
ülkenin sorunlarını çözmekten çok kendi iç meseleleriyle uğraştığını
gördüklerinde, verdikleri emeğin boşa gittiğini hissetmeye başladılar. İnsan
için en ağır duygu başarısızlık değildir; emek verdiği yerin artık anlamını
yitirmesidir.
Belki
de bu yüzden son aylarda yaşanan üye istifaları yalnızca istatistik değildir.
Her istifa, umut defterinden koparılan bir sayfadır. İnsan kolay kolay
ayrılmaz. Önce bekler, sonra sabreder, sonra susar. En sonunda ise arkasına
bile bakmadan gider. Asıl kayıp da o sessizlikte başlar.
Kamuoyuna
yansıyan haberler de bu sessiz çözülüşün sembollerinden biri hâline geldi.
BirGün gazetesinde yer alan ve İstanbul'da düzenlenen üye katılım etkinliğinde
oyuncu ajanslarından katılımcı temin edildiği yönündeki haber, siyasal tartışmanın
önemli başlıklarından biri oldu. Haberin ötesinde asıl dikkat çekici olan,
toplumun bu iddiayı hiç yadırgamamış olmasıdır. Çünkü insanlar artık yalnızca
salonların doluluğuna değil, o salonları dolduran heyecana bakıyor.
Gönüllülüğün yerini organizasyon aldığında, coşkunun yerini dekor alır. Dekor
ise fotoğraf verir; güven vermez.
Bir
siyasi partinin gerçek gücü kalabalıkları toplamak değildir; insanların
kalbinde yer edinebilmektir. İnsan kendisini yalnızca seçim döneminde
hatırlanan bir rakam olarak görmeye başladığında, önce gönlünü çeker, sonra
desteğini...
İşte
siyasal yoksulluk tam da böyle başlar.
Siyasal
yoksulluk, yalnızca ekonomik sıkıntılar yaşayan insanların siyasetten
uzaklaşması değildir. Daha derin bir şeydir. İnsanların siyasetin hayatlarını
değiştirebileceğine olan inancını kaybetmesidir. Umudun yoksullaşmasıdır.
Katılımın anlamsızlaşmasıdır. "Ben olsam da olmasam da hiçbir şey
değişmeyecek" duygusunun toplumun ortak psikolojisine
dönüşmesidir.
Bugün
CHP açısından en büyük tehlike oy kaybetmek değildir. Daha büyük tehlike,
seçmeninin umut kaybetmesidir. Çünkü oy başka bir partiye gider; umut ise bazen
hiçbir yere gitmez. Evine kapanır. Sandığa gitmez. Siyaseti konuşmaz. Ülkesine
küser.
Tam
da böyle bir dönemde kurulan “Yeni Parti”,
yalnızca yeni bir siyasi hareket değildir. Aynı zamanda CHP'nin boşalttığı
psikolojik alanın doğal sonucudur. Bir toplum, yeni bir parti kurulduğu için
eski partisini terk etmez. Eski partisi kendisine artık umut vermediği için
yeni bir arayışa yönelir. Bu nedenle Yeni Parti, CHP'nin yaşadığı çözülmenin
sebebi değil, sonucudur. Belki de uzun süredir çatlayan bir yapıya çakılan son
çividir.
Bir
siyasi hareketi ayakta tutan şey kusursuz olması değildir. Hatalarıyla
yüzleşebilme cesaretidir. "Arınma"
adı altında yürütülen her savunma mekanizması, kısa vadede yöneticileri
rahatlatabilir; fakat seçmenin vicdanını ikna edemez. Çünkü toplum, söylenene
değil, yaşanana inanır.
CHP'nin
yeniden iktidar umudu olmak istiyorsa önce kendi üyelerinin umudu olmak
zorundadır. İnsanını dinlemeyen bir parti, toplumu dinleyemez. Kendi örgütünde
güven üretemeyen bir hareket, ülkede güven inşa edemez.
Unutulmamalıdır
ki demokrasiyi ayakta tutan yalnızca sandık değildir. Sandığa gitmeye değer
olduğuna inanan insandır.
İnsan,
etkili olduğunu hissettiği yerde kalır. Eğer siyaset, insanın sesini
duyurmaktan vazgeçerse, umudunun yok edildiğini görürse, insan da siyaseti terk
eder.
İşte
bir partinin gerçek sonu seçim kaybetmesi değildir. Gelecek umudunu yitirmesi, geleceği
olmayacak duygusuna hapis olmasıdır.
Gerçek
son, kendi insanının sessizce arkasını dönüp gitmesidir. CHP ‘sinde de bu yaşanıyor.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder