22 Ekim 2025 Çarşamba

5510 Sayili Kanun Kapsaminda İdari Para Cezalari Ve Uygulamada Hesaplama

 

1. Giriş

5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu, sosyal güvenlik sisteminde yükümlülüklerin yerine getirilmesini sağlamak amacıyla bir dizi idari para cezası (İPC) öngörmektedir. Bu cezaların temel amacı, kayıt dışılığı önlemek, bildirge yükümlülüklerini zamanında yerine getirmeyen işverenler üzerinde caydırıcı etki yaratmak ve sistemin finansal sürdürülebilirliğini korumaktır. Ancak uygulamada, ceza tutarlarının asgari ücretteki artış oranıyla orantılı biçimde katlanarak artması, küçük ve orta ölçekli işletmeler üzerinde ciddi mali baskı yaratmaktadır. Bu nedenle, cezaların etkinlik–adalet dengesi yönünden yeniden ele alınması gerekmektedir.

2. Yasal Dayanak ve Genelgeler

5510 sayılı Kanun’un 102’nci maddesi, idari para cezalarının türlerini, tutarlarını ve artırma–indirme oranlarını düzenlemektedir. Buna göre; bildirge, belge veya defterlerin verilmemesi veya geç verilmesi, sigortalı işe giriş ve işten çıkış bildirgelerinin süresinde yapılmaması, kurum denetim elemanlarınca istenen bilgi ve belgelerin süresinde ibraz edilmemesi durumlarında, ceza tutarları brüt asgari ücretin belirli katları üzerinden hesaplanır.

3. 2025 Yılı Asgari Ücretine Göre Uygulama Örnekleri

 

Fiil / İhlal Türü

5510 Md.

Ceza Esası

2025 Brüt Asgari Ücrete Göre Ceza Tutarı (TL)

Sigortalı işe giriş bildirgesinin süresinde verilmemesi

102/a

Asgari ücretin 1/2’si

13.002,75

İşten ayrılış bildirgesinin verilmemesi veya geç verilmesi

102/a

Asgari ücretin 1/10’u

2.600,55

Aylık prim ve hizmet belgesinin verilmemesi

102/b

Asgari ücretin 2 katı

52.011,00

Defter ve belgelerin ibraz edilmemesi

102/e

Asgari ücretin 5 katı

130.027,50

İşyerinin tescilinin yapılmaması

102/a

Asgari ücretin 3 katı

78.016,50



4. Uygulama Analizi ve Değerlendirme

Örneğin 10 sigortalı çalıştıran bir işletmenin e-bildirgeyi süresinde vermemesi halinde, 52.011 TL x 10 kişi = 520.110 TL tutarında idari para cezası doğmaktadır. Bu rakam, çoğu KOBİ’nin aylık bordro toplamını aşan bir ceza anlamına gelir. Benzer biçimde, 3 gün gecikmeli işe giriş bildirimi yapılan 4 çalışan için uygulanacak ceza: 13.002,75 TL x 4 kişi = 52.011 TL olacaktır. Bu örnekler, cezaların ölçülülük ilkesini zorladığını ve özellikle iyi niyetli, teknik hatalardan kaynaklanan gecikmelerde işletmelerin orantısız biçimde cezalandırıldığını göstermektedir.

5. Cezalar Yendiden Düzenmeli ve Uyarı Mekanizması Olmalı

1. Cezaların kademelendirilmesi: İlk ihlalde uyarı, tekrarda ceza modeli benimsenmelidir.

2. İdari para cezasının gelir bazlı değerlendirilmesi: Küçük işletmeler için oransal, büyük işletmeler için mutlak tutar uygulanabilir.

3. Teknik hatalarda 'mazeretli bildirim' sistemi: e-Bildirge sistemsel hatalarında mücbir sebep benzeri koruma mekanizması oluşturulmalıdır.

4. 5510/102’nin yeniden düzenlenmesi: Ceza oranları sabit katsayılarla değil, asgari ücret artış oranına paralel bir üst sınır mekanizmasıyla belirlenmelidir.

6. Sonuç

5510 sayılı Kanun’un idari para cezaları, kayıt dışılıkla mücadelede etkili bir araç olmakla birlikte, asgari ücret artışına endeksli katı sistem, uygulamada işletme dengelerini bozmakta ve sosyal güvenlik sisteminin gönüllü uyum ilkesine zarar vermektedir. Cezaların ölçülülük, adalet ve caydırıcılık dengesi gözetilerek revize edilmesi, hem işverenlerin sisteme güvenini artıracak hem de SGK’nın tahsil kabiliyetini güçlendirecektir.

Dipnotlar

1. 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu, RG: 16/6/2006, Sayı: 26200.
2. Sosyal Güvenlik Kurumu Başkanlığı, 2025 yılı asgari ücret yazısı, Ocak 2025.
3. SGK Genelgesi 2023/19 – İdari Para Cezaları ve Uygulama Esasları.
4. Danıştay 15. Daire, 2021/4827 E., 2023/2459 K. sayılı kararı.

20 Ekim 2025 Pazartesi

Sipariş Emirlerinde Damga Vergisi, Sözleşme mi, Talimat mı?

 

Özet

Bu makalede, sipariş emrine bağlanan alımlarda düzenlenen sipariş emirlerinin damga vergisine tabi olup olmadığı konusu Gelir İdaresi Başkanlığı’nın 01.11.2011 tarihli özelgesi çerçevesinde ele alınmıştır. Damga Vergisi Kanunu, ilgili tebliğler ve vergi hukuku ilkeleri ışığında, sipariş emrinin hangi hallerde sözleşme mahiyeti kazanacağı ve vergiyi doğuran olayın hangi tarihte meydana geldiği açıklanmıştır. Okuyucuya, uygulamada sık karşılaşılan sipariş formlarının damga vergisi yükümlülüğü bakımından nasıl değerlendirileceği konusunda açıklayıcı ve örnekli bir rehber sunulmuştur.

1. Giriş

İş dünyasında alım-satım işlemleri çoğu zaman yazılı sözleşmelerle değil, elektronik posta, sipariş formu veya firma içi talimatlarla yürütülmektedir. Ancak bu yazılı belgeler, belirli koşullarda damga vergisi yönünden birer “sözleşme” hükmü kazanabilmektedir.

Bu durum, özellikle sipariş emirleri üzerinden yapılan alımlarda sıkça karşımıza çıkar. Birçok işletme, “sadece sipariş formu düzenledik, sözleşme yapmadık” düşüncesiyle damga vergisi beyan etmez. Oysa Gelir İdaresi Başkanlığı’nın 01.11.2011 tarihli özelgesi bu konuda oldukça net bir çizgi çizmektedir: “Sipariş emri karşı tarafça yazılı olarak kabul edilmişse, bu belge sözleşme niteliği kazanır ve damga vergisine tabidir.”

2. Yasal Çerçeve

Damga vergisi, 488 sayılı Damga Vergisi Kanunu ile düzenlenmiştir. Kanunun 1. maddesi uyarınca, “herhangi bir hususu ispat veya belli etmek için ibraz edilebilecek, yazılıp imzalanmış belgeler” damga vergisine tabidir.

Aynı Kanun’un ekli (1) sayılı tablosunun I/A-1 fıkrasında, “Belli parayı ihtiva eden sözleşmeler, taahhütnameler ve temliknameler” binde 9,48 oranında damga vergisine tabi tutulmuştur.
Vergi Usul Kanunu’nun 19. maddesi ise vergiyi doğuran olayı, “vergiyi bağlayan hukuki durumun tekemmül etmesi” olarak tanımlar. Yani belge imzalandığı anda vergi doğar.

3. Gelir İdaresi Başkanlığı’nın Görüşü

Ankara Vergi Dairesi Başkanlığı’nın 01.11.2011 tarihli özelgesinde özetle şu tespitler yapılmıştır.
1. Sipariş emri şirket tarafından imzalanır ve karşı tarafça kabul şerhi düşülürse, kabul tarihi itibarıyla damga vergisi doğar.

2. Kabul mektubu, yazı veya e-posta düzenlenirse, bu belgenin tarihi esas alınır.

3. Siparişe bağlı ayrıca bir sözleşme yapılırsa, sözleşme tarihi esas alınır.

4. Karşı taraf yazılı olarak kabul etmemişse, damga vergisi doğmaz.

4. Uygulamada Nasıl Değerlendirilmeli?

 

Durum

Hukuki Niteliği

Damga Vergisi

Sipariş emri tek taraflı düzenlenmiş, satıcı yazılı kabul etmemiş

Akdi nitelik yok

Doğmaz

Sipariş emrine 'kabul edilmiştir' ibaresi yazılıp imzalanmış

Akdi nitelik kazanmış

Doğar (binde 9,48)

Siparişe karşı kabul mektubu / e-posta gönderilmiş

Sözleşme hükmünde

Doğar

Sipariş sonrası ayrıca sözleşme yapılmış

Esas alınacak belge sözleşme

Sözleşmeden alınır

Elektronik imza ile kabul edilmiş

Yazılı belge hükmünde

Doğar

5. Vergi Oranı, Matrah ve Sorumluluk

Oran: Binde 9,48’ dir
Matrah: Sipariş emrinde belirtilen tutar
Mükellef: Kağıdı imzalayan taraflar
Beyan: Genellikle siparişi düzenleyen firma (alıcı) tarafından yapılır.

6. Örnek Uygulama

Örnek 1: ABC A.Ş., tedarikçiye 1.000.000 TL tutarında mal alımı için sipariş emri gönderir. Satıcı firma 'kabul edilmiştir' ibaresiyle imzalar. Vergiyi doğuran olay kabul tarihidir. Damga vergisi: 1.000.000 × 0,00948 = 9.480 TL.

Örnek 2: Sipariş emri gönderilmiş ancak satıcı yazılı olarak kabul etmemiştir. Vergiyi doğuran olay yoktur, damga vergisi doğmaz.

7. Uygulamada Dikkat Edilecek Noktalar

1. Sözleşme yerine geçmemesi isteniyorsa, karşı tarafça yazılı kabul alınmamalıdır.
2. E-posta onayları da yazılı kabul sayılabilir.
3. Elektronik imza kullanılarak kabul edilmiş belgeler de yazılı belge sayılır.
4. Aynı işlem için hem sipariş emri hem sözleşme düzenlenmişse, çifte vergi alınmaz.
5. Sipariş iptal edilse bile belge imzalandıysa, vergi doğmuş sayılır.

8. Sonuç 

Sipariş emirleri, işletmelerde günlük ve rutin belgeler gibi görünse de, damga vergisi yönünden akdi sonuç doğurabilir. Vergi idaresi, kabul edilmiş siparişleri “sözleşme hükmünde belge” olarak görmektedir.

Bu nedenle;

 Sipariş emirlerinin karşı tarafça nasıl kabul edildiği, kabulün yazılı veya elektronik ortamda olup olmadığı ve belgenin bedel içermesi unsurları damga vergisi açısından belirleyicidir.

Uygulamada tereddüt yaşanmaması için işletmelerin, sipariş formlarını düzenlerken şu iki hususu dikkate alması önerilir:

1. Yazılı kabul alınacaksa, damga vergisi beyanı yapılmalıdır.

2. Kabul alınmayacaksa, formun “bilgi mahiyetinde” olduğu açıkça belirtilmelidir.


Küçük bir imza veya e-posta onayı, mali açıdan “sözleşme” hükmü doğurabilir. Bu nedenle sipariş formları, yalnızca ticari değil, vergisel sonuçları da gözetilerek düzenlenmelidir.

Öne Çikanlar

🔹 Tek taraflı sipariş emirleri damga vergisine tabi değildir.

🔹 Sipariş emrinin karşı tarafça yazılı olarak kabul edilmesi halinde, kabul tarihi itibarıyla damga vergisi doğar.

🔹 Kabul mektubu veya yazılı onay düzenlenirse, düzenleme tarihi vergiyi doğuran olay olarak kabul edilir.

🔹 Siparişe bağlı sözleşme yapılırsa, sözleşmenin düzenlenme tarihi esas alınır.

🔹 Damga vergisi oranı, belli parayı ihtiva eden sözleşmelerde binde 9,48’dir.

🔹 Uygulamada, sipariş ve kabul yazışmalarının mahiyeti doğru belirlenmezse, geriye dönük damga vergisi tarhiyatı riski doğabilir.

17 Ekim 2025 Cuma

Hayalleriniz Sizi Bekliyor, Mucize Aynalar Canlandırsın

Altı farklı Aziz Nesin hikayesinden uyarlanan “Mucize Aynalar”, hayallerini gerçekleştirmek için çabalamaktan hayatlarını yaşayamayan insanların hikayesini konu ediyor. Hayallerini gerçekleştirmek isterken tökezleyen, kendi dünyalarındaki güzellerin farkına varamayan ve onları kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya kalan insanların yaşamına odaklanılan "Mucize Aynaları" filimi nede çok muhasebecileri anlatıyor.

Yeni bir TÜRMOB genel kuruluna giderken “Hayalleriniz sizi bekliyor, mucize aynalar canlandırsın…” repliği ne kadar çok uyuyor bize.

Bu cümle bir reklamda umut vaat ederken, muhasebecinin aynasında yansıyan başka bir gerçekliktir. Yorgunluk, angarya, sonsuz beyanname döngüsü… ama yine de sönmeyen bir meslek onuru.

I. Gerçekler Aynasında Hayaller

Muhasebe mesleği, teknolojik dönüşümün tam ortasında ama insani değerlerin en uzağında. Her yeni sistem kolaylık vaadiyle gelir, ama kolaylık nedense hiçbir zaman muhasebeciye uğramaz.

KURGAN, VİS, VEDOP derken dijital sistemler artık mesleğin ayrılmaz parçası.
Ama sistemlerin asıl yükünü yine insan taşır.

 KURGAN analiz yapar, VİS doğrular, VEDOP arayüzünü yeniler; ama hatanın, sürenin ve cezanın muhatabı yine muhasebecidir.

Her beyannamenin arkasında bir insan hikâyesi vardır, bir göz çukuru, bir solmayan kahve, bir yetişmeyen süre.

II. Mali Tatil: Yasada Var, Hayatta Yok

Kanunda “mali tatil” yazar, ama fiiliyatta “mali teslimiyet” yaşanır. Her yıl temmuz ayı geldiğinde takvim tatili söyler, ama mükellef mail atar. “Üstat, şu beyannamenin süresi uzadı mı?”İdare defter ve belegeleri istiyor.

Bir yıl yoğun şekilde çalıştın, ailenle birlikte bir tatilin tadını çıkaracaksın nerede…

Denize gitmek yerine, GİB portalına giriş yapılır.

Tatilde kitap okunmaz, e-fatura uyumsuzluğu çözülür.

Muhasebecinin “tatil listesi”, beyannamelerin bitiş tarihidir.

Tatiden dönersin kalan bir haftada bütün işleri süresinde yetiştireceksin.

III. Görünmeyen Emeğin Değeri

Bir işletmenin bilançosunda yer almayan ama en büyük sermayesi: muhasebecidir.
Ancak ne ilginçtir ki, bu mesleğin emeği görünmez, itibarı eksiktir.

Ücretler düşük, sorumluluk yüksek; herkesin beklentisi fazla, kimsenin takdiri yok..
Oysa her mali tabloda, her vergi tahsilatında, her bütçe dengesinde
bir mali müşavirin görünmeyen emeği vardır.Bir muhasebeci bazen doktor, bazen psikolog, bazen kriz yöneticisidir; ama kamu gözünde hâlâ “defter tutan kişi”dir.

IV. Angarya 5.0 – Dijital Dönemin Yeni Yükü

Eskiden klasör taşınırdı, şimdi PDF yükleniyor. Angarya değişti, biçim değiştirdi.
Sistem mesaj verir: “Hata kodu 403”, ama açıklaması yoktur; sadece yeni bir stres kaynağıdır.

Yapay zekâ, otomasyon, dijitalleşme… hepsi iyi fikirlerdi, ama uygulamada muhasebeci için “angaryanın modern hali” oldular.

Hiçbir yapay zekâ, insanın vicdanını ve sorumluluk bilincini devralamaz.

V. TÜRMOB Aynasında Meslek

Ve işte yarın TÜRMOB Genel Kurulu… Bir mesleğin kaderi yine aynı salonda, aynı isimler arasında konuşulacak.

33 yıldır süregelen yönetim geleneğiyle; yine 5 YMM, 4 SMMM dengesiyle aynı tablo sahnede. Bu eşitsizlik, artık sadece bir temsil problemi değil — mesleki adaletin aynasındaki derin bir çatlak.

Sahada beyanname yetiştiren, sistemle boğuşan SMMM’ler salonun arka sıralarında sessizce dinlerken, kürsüdeki konuşmalar yine “gelecek vizyonu”ndan bahsedecek.

Oysa bu meslek vizyondan çok, vicdana ihtiyaç duyuyor.

 Ve o vicdan, en çok da yukarıdan aşağıya değil, aşağıdan yukarıya bakıldığında görünür.

VI. Mucize Aynalar Canlanırsa

Bir gün mucize aynalar gerçekten canlanırsa, orada şu manzarayı görmek isteriz:

- Sistemin çökmediği, beyanların insaflı sürelere yayıldığı,
- Ücret tarifesinin emeğe denk olduğu,
- Mali tatilin tatil sayıldığı,
- TÜRMOB yönetiminde temsil eşitliğinin sağlandığı,
- Ve en önemlisi, muhasebecinin emeğinin saygı gördüğü bir meslek düzeni.

O gün geldiğinde, aynada sadece yorgunluk değil, gurur, saygı ve adalet de parlayacak.

Çünkü her aynada bir yansıma vardır; ama bazı aynalar, yalnızca gerçeği değil, değişimi de gösterir. 


15 Ekim 2025 Çarşamba

Geçici Vergide Üç Kat Vergi Ziyai Cezasi Uygulanabilir Mi?

 

ÖZET

Danıştay 3. Dairesi, 17.02.2021 tarihli ve E:2018/3826, K:2021/888 sayılı kararında, geçici vergi üzerinden üç kat vergi ziyaı cezası uygulanamayacağına hükmetmiştir. Kararda, geçici verginin yıllık vergiden mahsup edilmek üzere peşin alınan bir vergi olduğu, bu nedenle vergi kaybı doğduğunda bir katı aşan cezanın hukuka aykırı olacağı belirtilmiştir. Bu içtihat, sahte belge düzenleme gibi VUK’un 359. maddesi kapsamındaki ağır fiillerde dahi geçici vergiye üç kat ceza uygulanamayacağı yönündeki yargı yaklaşımını pekiştirmektedir.

Anahtar Kelimeler: Geçici vergi, vergi ziyaı cezası, üç kat ceza, sahte belge, Danıştay kararı

1. GİRİŞ

Vergi Usul Kanunu’nun 344. maddesinde düzenlenen vergi ziyaı cezası, verginin zamanında tahakkuk ettirilmemesi veya ödenmemesi nedeniyle kamu alacağında meydana gelen kaybı telafi etmeyi amaçlar. Ancak bu cezanın kat sayısı, fiilin ağırlığına göre değişir. Özellikle 359. madde kapsamındaki sahte belge düzenleme fiilleri için üç kat ceza uygulanması öngörülmüştür. Bu noktada tartışma konusu, geçici vergi gibi “mahsuba konu, peşin nitelikli bir vergi” için de aynı kat cezanın uygulanıp uygulanamayacağıdır. Danıştay’ın 2021 tarihli bu kararı, bu konudaki sınırları netleştirmiştir.

2. OLAYIN ÖZETİ

Davacı şirket hakkında yapılan vergi incelemesinde, komisyon karşılığı sahte fatura düzenlendiği tespit edilmiştir. Bu tespitlere dayanarak 2011 yılı için üç kat vergi ziyaı cezalı kurumlar vergisi ve aynı yılın tüm geçici vergi dönemleri için üç kat vergi ziyaı cezası tarh edilmiştir. Şirket, hem kurumlar hem de geçici vergiye ilişkin cezaların kaldırılmasını talep etmiştir.

3. YARGI SÜRECİ

- Vergi Mahkemesi: Kurumlar vergisinde üç kat cezanın hukuka uygun olduğunu, ancak geçici verginin mahsuba tabi bir peşin vergi olması nedeniyle yalnızca bir kat ceza uygulanabileceğini belirtmiştir.

- Bölge İdare Mahkemesi: Vergi mahkemesi kararını kaldırmış, sahte belge düzenleme fiilinin ağırlığı nedeniyle geçici vergiye de üç kat ceza uygulanabileceğine karar vermiştir.

- Danıştay 3. Dairesi: Bu değerlendirmeyi hukuka aykırı bulmuş, geçici verginin bir katı aşan cezasını kaldırmıştır.

4. DANIŞTAY’IN HUKUKİ GEREKÇESİ

Danıştay 3. Dairesi kararında şu hususlar özellikle vurgulanmıştır.
1. Geçici vergi, Gelir Vergisi Kanunu’nun mükerrer 120. maddesi uyarınca yıllık vergiye mahsuben peşin alınan bir vergidir.

2. Kesinleşmiş olmakla birlikte mahsup dönemi geçmiş geçici vergiler için ceza uygulanması gerekebilir; ancak bu durumda bile bir kat vergi ziyaı cezası yeterlidir.
3. Üç kat ceza, ancak nihai vergi kaybı doğuran ve VUK’un 359. maddesi kapsamına giren fiiller için uygulanabilir.

4. Geçici vergi, yıllık vergiye mahsuben alındığı için nihai vergi kaybı oluşturmaz; bu nedenle üç kat ceza ölçüsüzdür ve hukuka aykırıdır.

5. KARARIN ÖZETİ

Danıştay 3. Dairesi şu şekilde hüküm kurmuştur,

• Kurumlar Vergisi (3 Kat Ceza): Onandı
• Geçici Vergi (3 Kat Ceza): 1 katı aşan kısmı bozuldu

Karar, geçici vergiye üç kat ceza uygulanamayacağı yönündeki Danıştay’ın istikrarlı içtihadını teyit etmektedir.

6. KARŞI OYUN GEREKÇESİ

Bir üye, Danıştay’ın yalnızca hukuki denetim değil, aynı zamanda maddi olayın doğruluğunu da değerlendirmesi gerektiğini, vergi tekniği raporundaki tespitlerin yeterince incelenmediğini belirterek karara katılmamıştır.

7. DEĞERLENDİRME

Bu karar, idari para cezalarında ölçülülük ilkesinin vergi hukukuna yansımasının tipik bir örneğidir. Geçici verginin doğası gereği, vergi ziyaı geçicidir, çünkü mahsup döneminde giderilme ihtimali vardır. Bu nedenle geçici vergiye üç kat ceza uygulanması, hem orantısız hem de mükerrer cezalandırma sonucunu doğurabilir. Danıştay’ın bu kararı, hem idare uygulamaları hem de mükellef hakları açısından önemli bir denge noktası oluşturmuştur. Ayrıca karar, vergi incelemelerinde geçici vergiye ceza kesilmesi uygulamasının ölçülü biçimde sınırlandırılması gerektiği yönünde bir rehber niteliğindedir.

8. SONUÇ

Danıştay 3. Dairesi’nin 17.02.2021 tarihli, E:2018/3826, K:2021/888 sayılı kararı, geçici vergiye üç kat vergi ziyaı cezası uygulanamayacağı yönündeki içtihadı güçlendirmiştir. Geçici vergi, nihai bir vergi kaybı yaratmadığından, bu vergi türüne uygulanacak cezanın bir kat ile sınırlandırılması hukuk devleti ve ölçülülük ilkesi gereğidir. Bu yönüyle karar, hem vergi uygulayıcılarına hem de yargıya ceza adaleti açısından yol gösterici niteliktedir.

KAYNAKÇA

• 193 sayılı Gelir Vergisi Kanunu, mükerrer 120. madde
213 sayılı Vergi Usul Kanunu, 344 ve 359. maddeler
• Danıştay 3. Dairesi, 17.02.2021 tarihli, E:2018/3826, K:2021/888 sayılı karar
Danıştay 4. Dairesi, 22.06.2017 tarihli, E:2013/7806, K:2017/5704 sayılı karar

12 Ekim 2025 Pazar

HALKTAN İKTİDAR İSTEYENLER “NASIL” YAPMALI? – TOPLUMSAL BARIŞ

 

Toplumsal barış, sadece çatışmasızlık değil; eşitlik, adalet ve birlikte yaşama iradesidir. Türkiye’de yıllardır kutuplaşma, dışlama ve ayrıştırma siyaseti hâkim. Halk, kimlikler üzerinden bölünüyor; yaşam tarzları üzerinden yargılanıyor. Oysa bu ülkenin insanı artık sadece “neden bölünüyoruz?” değil, “nasıl birlikte yaşarız?” diye soruyor. Ve bu sorunun cevabı, ancak bütüncül bir çözümle verilebilir.

Bu yazı dizisinde ele aldığımız temel başlıklar—ekonomi, sağlık, eğitim, tarım, iletişim, dijital dönüşüm, kültür-sanat, yerel demokrasi ve örgütlü toplum—toplumsal barışın yapı taşlarıdır. Çünkü barış, sadece güvenlik değil; insanca yaşamdır.

Ekonomide adalet olmadan barış olmaz

Yoksulluk, işsizlik ve güvencesizlik; sadece ekonomik değil, toplumsal çatışma nedenidir. Gençlerin işsiz, emeklilerin yoksul, kadınların güvencesiz olduğu bir toplumda barış kalıcı olamaz. Peki çözüm ne?

  • Gelir dağılımı nasıl adil hâle getirilir?
  • Gençlere umut, kadınlara güvence nasıl sağlanır?
  • Üretim ve bölüşüm politikaları nasıl eşitlikçi kurulur?

Ekonomik adalet, toplumsal barışın ilk adımıdır.

Sağlık ve eğitimde eşitlik olmadan barış olmaz

Sağlık ve eğitim, sadece hizmet değil, yaşam hakkıdır. Bu hakka erişemeyen yurttaş, sistemden dışlanmış hisseder. Peki nasıl eşitlik sağlanır?

  • Her yurttaşın nitelikli sağlık ve eğitim hakkı nasıl güvenceye alınır?
  • Kırsalda ve kentte fırsat eşitliği nasıl kurulur?
  • Engelli bireyler, göçmenler ve dezavantajlı gruplar nasıl kapsanır?

Eşit hizmet, eşit yurttaşlık demektir.

Tarımda üretim, kültürde ortaklık, dijitalde erişim olmadan barış olmaz

Köylü üretimden koparsa, kentli gıdaya ulaşamazsa; kültür sadece bir kesime ait olursa; dijital dünya sadece bir sınıfa açık olursa… Toplumsal barış değil, toplumsal kırılma yaşanır. Peki bu nasıl önlenir?

  • Tarımda küçük üretici nasıl güçlendirilir?
  • Kültür ve sanat nasıl halkın ortak alanı hâline getirilir?
  • Dijital uçurum nasıl kapatılır?

Ortak üretim, ortak yaşamın temelidir.

Yerel demokrasi ve örgütlü toplum olmadan barış olmaz

Barış, sadece yukarıdan gelen bir karar değil; aşağıdan kurulan bir iradedir. Mahalle meclisinden sendikaya, kooperatiften gençlik inisiyatifine kadar her yapı, barışın taşıyıcısıdır. Peki bu nasıl büyütülür?

  • Yerel yönetimlerde halkın katılımı nasıl sağlanır?
  • Örgütlenme hakkı nasıl genişletilir?
  • Dayanışma ağları nasıl kurumsallaşır?

Katılım, barışın en güçlü zeminidir.

Barış, “nasıl?” sorusuna verilen ortak cevaptır

Türkiye’de toplumsal barış, ancak eşitlikçi, katılımcı ve çözüm odaklı bir siyasetle mümkündür. Halk, sadece sessizlik değil, birlikte yaşama iradesi istiyor. Ve bu irade, ancak “nasıl?” sorusuna verilen sahici, cesur ve kapsayıcı cevaplarla hayata geçer.

İktidara talip olan herkes, artık toplumsal barış için çözüm üretmek zorundadır. Çünkü bu ülkenin halkı, sadece yaşamak değil, birlikte yaşamak istiyor.

 

HALKTAN İKTİDAR İSTEYENLER “NASIL” YAPMALI? – ÖRGÜTLÜ TOPLUM

 

Bir toplumun gücü, bireylerinin yalnızlığıyla değil, birlikte hareket etme kapasitesiyle ölçülür. Örgütlü toplum, sadece sendika ya da dernek değildir; aynı zamanda dayanışma, denetim ve dönüşüm demektir. Türkiye’de yıllardır örgütlenme hakkı baskı altında, toplumsal dayanışma ise parçalanmış durumda. Oysa halk artık sadece “neden yalnız kaldık?” değil, “nasıl birlikte güçleniriz?” diye soruyor.

İktidar, örgütlü yapıları tehdit olarak görüyor; muhalefet ise çoğu zaman bu alanı sadece seçim dönemlerinde hatırlıyor. Oysa halk, sadece temsil değil, katılım istiyor. Ve bu katılım, ancak “nasıl?” sorusuna verilen sahici cevaplarla mümkün olur.

Örgütlenme hakkı nasıl güvence altına alınır?

Bugün Türkiye’de sendikalaşma oranı düşüyor, dernekler kapatılıyor, meslek odaları baskı altında. Oysa örgütlenme, demokrasinin temelidir. Peki bu hak nasıl korunur?

  • Sendikal haklar nasıl anayasal güvenceye alınır?
  • Grev ve toplu sözleşme hakkı nasıl genişletilir?
  • Dernek ve vakıf kurma özgürlüğü nasıl kolaylaştırılır?
  • Meslek odalarının özerkliği nasıl korunur?

Bu sorular, sadece hukuk değil, toplumsal güç meselesidir.

Dayanışma ağları nasıl güçlendirilir?

Örgütlü toplum, sadece hak aramak değil, birlikte yaşamak demektir. Mahalledeki dayanışma ağı, kadın kooperatifi, gençlik inisiyatifi… Bunlar toplumsal dokunun lifleridir. Peki bu ağlar nasıl büyütülür?

  • Yerel yönetimler dayanışma yapılarıyla nasıl işbirliği kurar?
  • Kadın ve gençlik örgütleri nasıl desteklenir?
  • Gönüllülük kültürü nasıl yaygınlaştırılır?
  • Dijital platformlar üzerinden örgütlenme nasıl teşvik edilir?

Bu sorular, toplumsal bağların yeniden örülmesi için gereklidir.

Sivil toplum siyaseti nasıl dönüştürür?

Sivil toplum, sadece iktidarı izleyen değil, toplumu dönüştüren bir güçtür. Ancak Türkiye’de çoğu zaman ya siyasetten uzak tutulur ya da araçsallaştırılır. Oysa gerçek değişim, tabandan başlar. Peki bu nasıl sağlanır?

  • Sivil toplumun karar süreçlerine katılımı nasıl kurumsallaşır?
  • Kamu-STK işbirliği nasıl şeffaf ve eşitlikçi hâle getirilir?
  • Sivil toplumun finansal sürdürülebilirliği nasıl sağlanır?
  • Toplumsal hareketlerin kriminalize edilmesi nasıl engellenir?

Bu sorular, demokrasinin tabanını güçlendirmenin yoludur.

Örgütlenmeden özgürlük olmaz

Türkiye’de demokrasi, ancak örgütlü toplumla yeniden kurulabilir. Halk, sadece oy vermek değil, birlikte karar almak istiyor. Gençler, sadece izlemek değil, müdahil olmak istiyor. Ve bu istek, ancak “nasıl?” sorusuna verilen cesur ve sahici cevaplarla karşılanabilir.

İktidara talip olan herkes, artık örgütlenme özgürlüğü, dayanışma ve katılım için çözüm üretmek zorundadır. Çünkü bu ülkenin halkı, sadece birey değil, birlikte var olmak istiyor.

 

HALKTAN İKTİDAR İSTEYENLER “NASIL” YAPMALI? – YEREL DEMOKRASİ

 

Demokrasi, sadece sandık değil; katılım, denetim ve birlikte yönetimdir. Ve bu yönetim, en sahici hâliyle yerelde başlar. Mahallede, sokakta, belediyede… Halkın doğrudan temas ettiği yerel yönetimler, demokrasinin nabzının attığı yerdir. Ancak Türkiye’de yerel demokrasi, yıllardır merkeziyetçiliğin gölgesinde nefessiz bırakıldı. Bugün halk artık “neden sözümüz dinlenmiyor?” değil, “nasıl birlikte yönetiriz?” diye soruyor.

İktidar, yerel yönetimleri birer taşeron gibi görüyor; muhalefet ise çoğu zaman yerel iktidarı kazansa da halkla birlikte yönetme pratiğini kuramıyor. Oysa halk, sadece hizmet değil, söz hakkı istiyor. Ve bu hak, ancak “nasıl?” sorusuna verilen sahici cevaplarla hayata geçer.

Yerel yönetimler nasıl halkla birlikte işler?

Belediyeler, sadece çöp toplayan, kaldırım yapan kurumlar değildir. Aynı zamanda sosyal adaletin, kültürel üretimin ve katılımcı demokrasinin taşıyıcısıdır. Peki bu nasıl mümkün olur?

  • Mahalle meclisleri nasıl kurumsallaşır?
  • Bütçe süreçlerine halk katılımı nasıl sağlanır?
  • Belediye kararları nasıl şeffaf ve denetlenebilir hâle getirilir?
  • Kadınlar, gençler ve engelliler yerel kararlara nasıl ortak edilir?

Bu sorular, yerel yönetimin halkla birlikte kurulmasının temelidir.

Yerel demokrasi nasıl merkezi vesayetten kurtulur?

Bugün Türkiye’de belediyeler, merkezi idarenin baskısı altında. Kayyum atamaları, bütçe kısıtlamaları, yetki gaspları… Tüm bunlar yerel iradeyi boğuyor. Oysa demokrasi, yerelden başlar. Peki bu nasıl sağlanır?

  • Yerel özerklik nasıl anayasal güvenceye alınır?
  • Kayyum uygulamaları nasıl son bulur?
  • Belediyelerin mali kaynakları nasıl güçlendirilir?
  • Yerel yönetimlerde liyakat ve hesap verebilirlik nasıl sağlanır?

Bu sorular, sadece idari değil, siyasal bir tercihtir.

Yerel yönetimler toplumsal dönüşümün motoru olabilir mi?

Evet, olabilir. Çünkü yerel yönetimler, halkla doğrudan temas kurabilen nadir alanlardır. Kreşten halk ekmek büfesine, kültür merkezinden kadın sığınma evine kadar her hizmet, toplumsal eşitliğin bir adımıdır. Peki bu nasıl büyütülür?

  • Sosyal belediyecilik nasıl kurumsallaşır?
  • Kooperatifler ve yerel üretim nasıl desteklenir?
  • Ekolojik ve dayanışmacı kent politikaları nasıl uygulanır?
  • Yerel kültür ve sanat üretimi nasıl teşvik edilir?

Bu sorular, yerel yönetimi sadece hizmet değil, dönüşüm alanı olarak gören bir anlayışın temelidir.

Yerelde “nasıl?” demeden merkez değişmez

Türkiye’de demokrasi, ancak yerelden güçlenerek yeniden kurulabilir. Halk, sadece oy vermek değil, birlikte yönetmek istiyor. Ve bu istek, ancak “nasıl?” sorusuna verilen cesur, katılımcı ve sahici cevaplarla karşılanabilir.

İktidara talip olan herkes, artık yerel demokraside eşitlik, katılım ve şeffaflık için çözüm üretmek zorundadır. Çünkü bu ülkenin halkı, sadece hizmet değil, söz hakkı istiyor.

 

Büyüme Var, Paylaşım Yok, Yoksulluk Neden Artıyor?

  Türkiye’de yoksulluk artıyor. Bu artık bir “hissetme” meselesi değil, resmî verilerle sabit bir gerçek . TÜRK-İŞ’in Ocak 2026’da açıkladı...