2 Mayıs 2026 Cumartesi

İşsizlik Fonun Yarısı İşverene, İşsize Kırıntı

 

705 milyar 838 milyon TL. Tek başına bu rakam bile bir ülkenin sosyal güvenlik anlayışını anlatmaya yeter gibi görünüyor. Büyük, etkileyici ve ilk bakışta güven veren bir tablo. Ancak mesele rakamların büyüklüğü değil, o rakamların kimin hayatına nasıl dokunduğudur. Asıl soru bu. Bu fon gerçekten işsiz için mi var, yoksa sadece varmış gibi mi görünüyor?

Bugün Türkiye’de resmi verilere göre milyonlarca insan işsiz. Şubat 2026 itibarıyla yaklaşık 3 milyon kişi iş arıyor. Fakat bu insanların yalnızca %18–19’u işsizlik ödeneğinden yararlanabiliyor. Yani her 5 işsizden 4’ü, adına “işsizlik sigortası” denilen bu sistemin tamamen dışında kalıyor. Daha çarpıcı olan ise fonun nasıl kullanıldığı. 2026 Mayıs verilerine göre giderlerin yaklaşık %49’u işverenlere yönelik teşvik ve programlara ayrılmış durumda. İşsizlik ödeneğinin payı ise %20’nin altında kalıyor. Başka bir ifadeyle: İşsiz için kurulan bir fonda, işsiz ikinci planda.

Bu noktada basit ama hayati bir soru ortaya çıkıyor. Eğer bir fon, işsiz kalanların büyük çoğunluğunu kapsamıyorsa, o fonun varlık amacı nedir?

Ortada tersine dönmüş bir denge var. İşsiz için kurulan bir fonda, işsiz ikinci planda kalıyorsa, bu yalnızca teknik bir tercih değil, aynı zamanda politik bir yönelimdir. Bu yönelim, kaynakların kimden yana kullanıldığını açıkça gösterir.

Daha da dikkat çekici olan, fon büyüklüğünün sürekli artmasına rağmen işsizlerin bu kaynağa erişiminin genişlememesi. Normalde beklenen şudur; Fon büyüdükçe kapsayıcılık artar, daha fazla insan bu güvenceden yararlanır. Oysa mevcut tabloda bunun tam tersi yaşanıyor. Kaynak birikiyor, ama erişim daralıyor. Bu da fonun bir “güvence mekanizması” olmaktan çok, bir “birikim aracı” haline geldiği yönündeki eleştirileri güçlendiriyor.

Nisan 2026’da yapılan düzenleme de bu tartışmayı daha kritik bir noktaya taşıdı. Devlet katkı oranının %1’den % 0,5’e düşürülmesi, teknik olarak farklı gerekçelerle açıklanabilir. “Fonun fazla büyümesi” ya da devlet bütçesinden işçiye verilen %1 paranın yük görülmesi gibi argümanlar dile getirilebilir. Ancak aynı anda işsizlik ödeneğine erişim sınırlıyken ve mevcut ödemeler temel yaşam maliyetlerini karşılamakta yetersiz kalıyorken, bu tür bir karar kaçınılmaz olarak şu soruyu gündeme getirir, bu sistemde öncelik gerçekten işsiz mi?

İşsizlik ödeneğinin miktarı da bu tartışmanın önemli bir parçası. En düşük ödeme yaklaşık 13 bin TL civarında. Kağıt üzerinde bu rakam, belirli bir güvence sunuyor gibi görünebilir. Ancak günümüz ekonomik koşullarında bu miktarın işsiz bir çalışanın yaşamını sürdürebilmesi ve  kira, faturalar, temel gıda harcamaları düşünüldüğünde bir hanenin insanca yaşaması neredeyse imkânsız hale geliyor. Bu durum, sosyal güvenlik sisteminin temel amacını sorgulatıyor. İnsanları geçici olarak korumak mı, yoksa sadece sistem dışına düşmelerini geciktirmek mi?

İşsizlik oranlarında dönemsel düşüşler de çoğu zaman “iyileşme” olarak sunuluyor. Ancak bu düşüşlerin niteliği çoğu zaman göz ardı ediliyor. Geçici istihdam, güvencesiz çalışma biçimleri ve düşük ücretli işler, istatistikleri iyileştirebilir. Ama bu, insanların yaşam koşullarını iyileştirdiği anlamına gelmez. İş bulmak ile insanca yaşamak arasında ciddi bir fark vardır ve bu fark çoğu zaman verilerin arkasında görünmez hale gelir.

Bütün bu tabloyu bir araya getirdiğimizde ortaya çıkan sonuç nettir; Türkiye’de işsizlik sigortası fonu, büyüklüğüyle dikkat çeken ama etkisi tartışmalı bir yapıya dönüşmüş durumdadır. Kaynak vardır, ama bu kaynak ihtiyaç anında geniş kesimlere ulaşmamaktadır. Sistem vardır, ama kapsayıcılığı sınırlıdır. Güvence vardır, ama çoğu insan için erişilemezdir.

Bu noktada yapılması gereken şey, bu yapıyı tamamen reddetmek değil; amacına uygun hale getirmektir. Öncelikle işsizlik ödeneğine erişim koşulları yeniden gözden geçirilmelidir. Daha kapsayıcı bir sistem, fonun meşruiyetini de güçlendirecektir. Aynı şekilde, harcama kalemleri arasında daha dengeli bir dağılım sağlanmalıdır. İşveren destekleri tamamen ortadan kaldırılmak zorunda değildir; ancak işsizlerin doğrudan korunması açık ara öncelik haline gelmelidir.

İşsizlik ödeneğinin miktarı, gerçek yaşam maliyetleri dikkate alınarak yeniden değerlendirilmelidir. Çünkü sosyal güvenlik yalnızca bir istatistik meselesi değil, doğrudan insan hayatına dokunan bir gerçekliktir.

Unutulmaması gereken basit bir ilke var, bir fonun büyüklüğü değil, işlevi önemlidir. Eğer bir sistem, en çok ihtiyaç duyulduğu anda en çok ihtiyaç duyanlara ulaşamıyorsa, o sistemin büyüklüğü bir anlam ifade etmez.

Ve belki de en kritik soru şudur;

Bu fon, gerçekten işsizin güvencesi mi, yoksa sadece öyle olduğu varsayılan bir yapı mı?

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Sandığın Ötesi; Tıkanma mı, Örgütlenme Sorunu mu?

  Giriş Muhalefetin görünürlüğü son dönemde belirgin biçimde artıyor. Mitingler düzenleniyor, adliye önlerinde nöbetler tutuluyor, farklı ...