3 Mayıs 2026 Pazar

Yapay Zekâ ve Aşırı Otomasyon: Vergisel Bir Müdahale Gerekliliği

 

Özet

Yapay zekâ temelli otomasyonun hız kazanması, işgücü piyasası kadar kamu maliyesi ve vergi politikası açısından da yeni tartışmaları beraberinde getirmiştir. Bu çalışma, rekabetçi piyasalarda faaliyet gösteren firmaların otomasyon kararlarının neden sistematik olarak aşırıya kaçtığını açıklayan güncel bir teorik modeli incelemekte ve söz konusu bulguları vergi politikası perspektifinden değerlendirmektedir. Analiz sonucunda, otomasyonun yalnızca işçi gelirlerini azaltmakla kalmayıp, toplam talebi daraltarak firma kârlılıklarını da olumsuz etkilediği; dolayısıyla ortaya çıkan durumun bir gelir transferi değil, doğrudan refah kaybı olduğu tespit edilmiştir. Çalışmada ayrıca, geleneksel politika araçlarının bu dışsallığı gidermede yetersiz kaldığı, buna karşılık otomasyon üzerinden alınacak Pigouvian nitelikli bir verginin etkin bir çözüm sunduğu ortaya konulmaktadır.

Anahtar Kelimeler: Yapay zekâ, otomasyon, vergi politikası, dışsallık, Pigouvian vergi

1. Giriş

Teknolojik ilerleme ile istihdam arasındaki ilişki, iktisat teorisinin en köklü tartışma alanlarından biridir. Sanayi Devrimi’nden bu yana her teknolojik sıçrama, kısa vadede işgücü kayıplarına yol açsa da uzun vadede yeni iş alanlarının ortaya çıkmasıyla dengelenmiştir. Ancak yapay zekâ teknolojilerinin üretim süreçlerine hızla entegre edilmesi, bu tarihsel denge mekanizmasının sürdürülebilirliğini tartışmalı hâle getirmiştir.

Son yıllarda yapılan çalışmalar, özellikle rutin ve orta beceri gerektiren işlerin yapay zekâ tarafından ikame edilme hızının arttığını, buna karşılık yeni iş alanlarının oluşumunun aynı hızda gerçekleşmediğini göstermektedir¹.

Bu çalışma, söz konusu süreci yalnızca işgücü piyasası açısından değil, aynı zamanda toplam talep ve piyasa dengesi açısından ele almakta ve şu soruya yanıt aramaktadır:

Rasyonel firmalar, otomasyonun toplam talebi azaltacağını bilseler dahi neden otomasyonu durduramaz?

2. Teorik Çerçeve ve Literatür

Otomasyonun ekonomik etkilerini inceleyen literatür, büyük ölçüde görev temelli yaklaşıma dayanmaktadır². Bu yaklaşımda teknolojik gelişmelerin bazı görevleri ortadan kaldırırken yeni görevler yarattığı ve böylece istihdamın yeniden dengelendiği kabul edilmektedir.

Bununla birlikte, son dönem çalışmalarında otomasyonun yer değiştirme etkisinin güçlendiği ve yeni iş yaratımının bu süreci telafi etmekte yetersiz kaldığı yönünde bulgular artmaktadır³. Özellikle yapay zekâ teknolojilerinin geniş bir meslek yelpazesini etkileyebilme kapasitesi, bu süreci daha da kritik hâle getirmektedir.

Bu çalışmada incelenen model, otomasyonun etkisini ürün piyasası üzerinden işleyen bir talep dışsallığı ile açıklamaktadır. İşten çıkarılan işçilerin aynı zamanda tüketici olmaları nedeniyle, gelir kayıpları toplam talebi azaltmakta ve bu durum tüm firmaların gelirlerini olumsuz etkilemektedir⁴.

3. Model ve Yöntem

Analiz, simetrik firmalardan oluşan rekabetçi bir piyasa yapısını esas alan teorik bir modele dayanmaktadır. Modelde firmalar, işgücünün ne kadarını yapay zekâ ile ikame edeceklerine karar vermektedir.

Modelin temel varsayımları şu şekildedir:

Otomasyon maliyetleri düşürür ancak entegrasyon maliyetleri artar

İşçiler gelirlerinin belirli bir kısmını tüketime yönlendirir

İşten çıkarılan işçilerin gelir kaybı toplam talebi azaltır

Firmalar bu talep kaybının yalnızca bir kısmını içselleştirir

Modelde kritik değişken, işten çıkarılan bir işçinin tüketim gücündeki azalışı ifade eden talep kaybı parametresi (ℓ)’dir.

4. Bulgular

4.1. Aşırı Otomasyon Dinamiği

Model, firmaların bireysel olarak rasyonel davranmalarına rağmen, kolektif düzeyde optimal seviyenin üzerinde otomasyona yöneldiklerini ortaya koymaktadır. Bunun nedeni, firmaların maliyet tasarrufunun tamamını elde etmelerine karşın, toplam talep kaybının yalnızca sınırlı bir kısmına katlanmalarıdır⁵.

4.2. Rekabetin Etkisi

Analiz sonuçları, rekabet yoğunlaştıkça aşırı otomasyonun arttığını göstermektedir. Firma sayısının artması, her firmanın talep kaybındaki payını azaltmakta ve otomasyonun özel getirisi göreli olarak artmaktadır⁶.

Bu durum, klasik iktisat teorisinin “rekabet refahı artırır” varsayımının bu bağlamda geçerli olmadığını ortaya koymaktadır.

4.3. Refah Etkileri

Aşırı otomasyon sonucunda hem işçi gelirleri hem de firma kârları azalmaktadır. Dolayısıyla ortaya çıkan durum:

"bir gelir transferi değil, doğrudan refah kaybıdır (deadweight loss)"⁷

4.4. Yapay Zekâ Verimliliği ve Red Queen Etkisi

Yapay zekâ verimliliğinin artması, otomasyon teşviklerini daha da güçlendirmekte ve firmaları rekabet avantajı sağlamak amacıyla daha fazla otomasyona yöneltmektedir. Ancak bu süreç toplu olarak değerlendirildiğinde, firmaların göreli konumunu değiştirmemekte, yalnızca talep daralmasını derinleştirmektedir⁸.

5. Vergi Politikası Açısından Değerlendirme

5.1. Hukuki ve Anayasal Çerçeve

Vergi politikalarının anayasal temeli, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 73. maddesinde düzenlenmiştir. Bu hükme göre vergi yükünün adaletli ve dengeli dağılımı maliye politikasının sosyal amacıdır.

Otomasyonun yol açtığı gelir kaybı ve talep daralması:

mali güç ilkesini zayıflatmakta

vergi tabanını daraltmakta

gelir dağılımını bozmakta

Bu nedenle otomasyon vergisi, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda anayasal bir gereklilik olarak da değerlendirilebilir.

5.2. Geleneksel Araçların Sınırlılığı

Evrensel temel gelir, sermaye vergileri ve kâr üzerinden alınan vergiler gibi araçlar, otomasyon kararlarını belirleyen marjinal teşvikleri değiştirmediği için söz konusu dışsallığı ortadan kaldıramamaktadır⁹.

5.3. Pigouvian Otomasyon Vergisi

Otomasyon üzerinden alınacak Pigouvian nitelikli bir vergi, firmaların yarattığı talep kaybını maliyetlerine yansıtarak özel maliyet ile sosyal maliyet arasındaki farkı ortadan kaldırmaktadır¹⁰. Bu sayede firmalar otomasyon kararlarını toplumsal açıdan daha optimal bir düzeyde belirlemektedir.

Pigouvian (Pigovian) vergi, üretim veya tüketim faaliyetleri sırasında topluma (üçüncü taraflara) zarar veren, yani negatif dışsallık yaratan mal veya hizmetlere uygulanan bir vergi türüdür. Ekonomist Arthur Pigou tarafından geliştirilen bu verginin temel amacı, bu zararın maliyetini faaliyeti gerçekleştirenlere (üretici veya tüketici) yükleyerek piyasadaki aksaklığı düzeltmek ve kaynak dağılımında etkinliği sağlamaktır.

5.4. Türkiye İçin Uygulanabilir Bir Model

Türkiye açısından otomasyon vergisinin uygulanabilirliği, mevcut vergi sistemi ile uyumlu bir tasarım gerektirmektedir. Bu kapsamda önerilen model:

Verginin konusu: Otomasyon yoluyla ikame edilen işgücü

Matrah: İşten çıkarılan çalışan sayısı × ortalama ücret veya maliyet tasarrufu

Oran: Sektörel farklılıklara göre kademeli

Tahsil: Kurumlar vergisi sistemiyle entegre beyan

Denetim: SGK ve vergi verilerinin entegrasyonu

Vergi gelirlerinin işgücü eğitimi ve sosyal destek mekanizmalarına yönlendirilmesi, sistemin sürdürülebilirliğini artıracaktır.

6. Tartışma

Elde edilen bulgular, piyasa mekanizmasının otomasyon sürecinde etkin bir denge sağlayamadığını göstermektedir. Bu durum, kamu müdahalesinin yalnızca sosyal politika açısından değil, aynı zamanda ekonomik etkinlik açısından da gerekli olduğunu ortaya koymaktadır.

7. Sonuç

Yapay zekâ temelli otomasyon, ekonomik sistemin işleyişini doğrudan etkileyen yapısal bir dönüşüm sürecidir. Bu çalışma, rekabetçi piyasa koşullarında firmaların sistematik olarak aşırı otomasyona yöneldiğini ve bunun hem işçiler hem de firmalar açısından refah kaybı yarattığını ortaya koymaktadır.

Sonuç olarak vergi politikası, yapay zekâ çağında yalnızca gelir dağılımını düzenleyen bir araç değil, aynı zamanda:

ekonomik sistemin sürdürülebilirliğini sağlayan stratejik bir mekanizma hâline gelmektedir.

Dipnotlar

1.     Autor, D. et al., 2024.

2.     Acemoglu, D., Restrepo, P., 2018.

3.     Brynjolfsson, E. et al., 2025.

4.     Falk, B.H., Tsoukalas, G., 2026.

5.     a.g.e., s. 7-9.

6.     a.g.e., s. 8.

7.     a.g.e., s. 11-12.

8.     a.g.e., s. 22-23.

9.     a.g.e., s. 14-16.

10.  a.g.e., s. 20-21.

“Varlığımız Olsa Biz de Barışırız…”: 7 Denendi, 8’incide Ne Değişecek?”

 

“Varlığımız olsa biz de barışırız, valla Tükkan senin…”

Sokaktaki vatandaşın bu cümlesi, aslında Türkiye’de sekizinci kez Meclis gündemine gelen varlık barışı düzenlemesinin en gerçek özetidir. Çünkü ortada “barışan” bir kesim var, ama o kesim geniş toplum değil.

Peki geçmişte ne oldu?
Rakamlarla konuşalım.

2013 yılında uygulanan varlık barışında yaklaşık 70 milyar TL varlık beyan edildi. Ancak bu devasa büyüklüğe karşılık devletin kasasına giren vergi sadece 209 milyon TL oldu. Yani oran olarak binde 3 bile değil.

Aynı uygulamada tahakkuk eden vergi 1,3 milyar TL civarındaydı. Ama tahsil edilen tutar bunun çok altında kaldı. Başka bir ifadeyle; beyan var, tahakkuk var, ama tahsilat yok.

Daha çarpıcı olan ise 2016 düzenlemesi;
Bu kez “barış” daha da ileri götürüldü ve vergi tamamen sıfırlandı.
Evet, yanlış okumadınız: Türkiye’ye getirilen varlıklardan hiç vergi alınmadı.

Sonraki yıllarda tablo değişmedi.
2018, 2020 ve 2022 düzenlemelerinde vergi oranları ya %1 gibi sembolik seviyelerde tutuldu ya da yine sıfıra yaklaştırıldı.

Şimdi soralım;
Bu kadar düşük vergiyle yüz milyarlarca liralık varlık sisteme girmişse, Türkiye neden hâlâ döviz sıkıntısı çekiyor?
Neden bu varlıklar üretime, yatırımlara ve istihdama dönüşmedi?

Çünkü bu düzenlemelerin doğası gereği, gelen paranın büyük bölümü kalıcı değil, fırsatçı sermayedir.
Gelir, avantajını kullanır ve çıkar.

Ama asıl mesele ekonomi değil, adalet meselesidir.

Bugün Türkiye’de vergi yükünün yaklaşık %65-70’i dolaylı vergilerden oluşuyor. Yani vergiyi en çok kim ödüyor?
Market alışverişi yapan, maaş alan, fatura ödeyen vatandaş.

Öte yandan, milyonlarca dolarlık varlıklarını yıllarca sistem dışında tutanlar, bir düzenleme ile gelip neredeyse sıfır maliyetle sisteme giriyor.

Bu tabloyu gören dürüst mükellef ne düşünür?

“Ben neden zamanında vergi ödeyeyim? Nasıl olsa bir gün af çıkar.”

İşte varlık barışının en büyük tahribatı burada;
Vergi sistemini bozmaz…
Vergi ahlakını bozar.

Ve bu bozulma, tahsil edilemeyen birkaç milyar liradan çok daha büyük bir kayıptır.

Bugün sekizinci kez aynı düzenleme Meclis’e geliyor.
Ama ortada değişen bir model yok.
Aynı mantık, aynı gerekçe, aynı sonuç beklentisi…

Oysa geçmiş veriler açık;

  • Büyük beyan var
  • Düşük vergi var
  • Zayıf tahsilat var
  • Kalıcı etki yok

O zaman asıl soru şu;

Bu bir “varlık barışı” mı,
yoksa kayıt dışılığın ödüllendirilmesi mi?

Türkiye’nin ihtiyacı yeni bir barış değil.
Adil, öngörülebilir ve herkese eşit uygulanan bir vergi düzenidir.

 

Varlık Barışı Uygulamaları/ Seçilmiş Dönemler

Yıl / Dönem

Beyan Edilen Varlık

Tahakkuk Eden Vergi

Tahsil Edilen Vergi

2008–2009 (I)

47,3 milyar TL

1,6 milyar TL

1,6 milyar TL

2013 (II)

~69,8 milyar TL

~1,3 milyar TL

~0,2 milyar TL

2016–2017 (III)

Açıklanmadı

0 TL

0 TL

2018–2019 (IV)

Açıklanmadı

%2 oranlı (sınırlı)

Çok düşük

2019–2020 (V)

Açıklanmadı

%1 oranlı (çok düşük)

Çok düşük

2021–2022 (VI)

Açıklanmadı

0 TL

0 TL

2 Mayıs 2026 Cumartesi

Sandığın Ötesi; Tıkanma mı, Örgütlenme Sorunu mu?

 Giriş

Muhalefetin görünürlüğü son dönemde belirgin biçimde artıyor. Mitingler düzenleniyor, adliye önlerinde nöbetler tutuluyor, farklı şehirlerde kamusal itiraz yeniden görünür hale geliyor. Toplumda derin bir huzursuzluk ve ekonomik alanda ağır bir buhran yaşandığı açık halde görünür olmaya dönüşüyor.

Ancak bu hareketliliğe rağmen ortaya çıkan enerji, kalıcı ve örgütlü bir siyasal güce dönüşmekte zorlanıyor. 4 Mayıs sürecinde CHP MYK’sının  aldığı kararlar ve  tartışmalar da bu temel soruyu yeniden gündeme getirdi. Seçim maratonunun başladığı ve kamuoyu ile sorunları yüz yüze konuşmaya başlanacağı.

Neden bu kadar geniş bir toplumsal tepki, kalıcı bir siyasal etki üretemiyor? İktidar ortaklarının sürekli muhalefetin önerilerine karşı çıkarak, sanki her “şey iyiymiş de muhalafet suyu bulanduırıyormuş” gibi bir yaklaşımla ortaya çıkması da iktidar üzerinde yeterli baskının ve maliyetin oluşmadığını göstermektedir.

Bu tabloyu yalnızca iktidarın baskı politikalarıyla açıklamak yetersizdir. Asıl mesele, muhalefetin kendi örgütlenme kapasitesi ve süreklilik yaratmadaki etkisizlik sorunudur.

Araçlar Var, Süreklilik Yok

Mitingler önemlidir. Moral üretir, görünürlük sağlar ve toplumsal itirazın meşruiyetini güçlendirir. Demokratik bilincin ve kamusal denetim sağlanmasında siyasetin halk için yapılması gerektiğini hatırlatır.Bu nedenle mitingler sürdürülmelidir.

Ancak tek başına miting siyaseti istenilen sonucu şimdiye kadar ortaya çıkarmada yeterli olamadı.

Bugün karşı karşıya olunan temel sorun şudur; Eylem var, fakat bu eylemi taşıyacak sürekli ve örgütlü bir zemin yok.

Eylem, gündelik hayatla bağ kurmadığı ve süreklilik kazanmadığı sürece etkisi sınırlı kalmaktadır. Siyasal iktidarlar, dağınık ve kısa süreli tepkileri yönetebilir. Ancak tabana yayılan, süreklilik kazanan ve gündelik hayatın parçası haline gelen bir toplumsal hareket karşısında geri adım atmak zorunda kalırlar.

Bu nedenle mesele yalnızca “daha fazla eylem” değil, daha örgütlü ve sürekli eylem biçimleri yaratmak ve iktidar ortaklarına “sisyasal maliyeti” olacak örgütlü çalışmayı yaratmak.

Çalışma Hayatı, Dağınık Ama Belirleyici Güç

Toplumsal krizin merkezinde çalışma hayatı yer alıyor. Emekliler, asgari ücretliler, güvencesiz çalışanlar ve işsiz gençler geniş bir toplumsal kesimi oluşturuyor. Ancak bu geniş kesim, henüz ortak bir siyasal özne haline gelebilmiş değil.

Sendikalar ve meslek odaları önemli yapılardır, fakat çoğu zaman kendi alanlarıyla sınırlı kalmakta, toplumsal bütünlüğü kapsayan bir hat kurmakta zorlanmaktadır. Sarı sendikacılığın işgücü içerisinde yaygın olması ve sadece kendi çıkarları üzerinde var olma çabaları yeterli dayanışanın olmasınıda engellemektedir.

Oysa ihtiyaç olan şey şudur;

·        İşyeri ile mahalle arasında bağ kuran bir örgütlenme modeli,

·        Görünmeyen emek kesimlerini (ev emekçileri, mevsimlik işçiler, işsizler vb. gibi ) kapsayan geniş bir temsil anlayışı,

·        Ekonomik talepleri siyasal taleplerle birleştiren bir programatik çerçeve.

Bu kurulmadan, toplumsal muhalefetin en büyük potansiyeli atıl kalmaya devam edecektir.

Dağınıklıktan, Ortak Akla

Bugün sendikalardan platformlara kadar birçok yapı değerli çalışmalar yürütüyor. Ancak bu çabalar çoğu zaman birbirinden kopuk ilerliyor.

Bu durum, enerjinin büyümesini değil dağılmasını beraberinde getiriyor.

Etkili bir siyasal sonuç için;

·        Ortak talepler etrafında birleşmek,

·        Hak ihlallerine karşı eşzamanlı ve koordineli tepki vermek,

·        Farklı yapıların yan yana gelme kapasitesini artırmak gerekir.

Çünkü siyasal güç, tek tek yapıların büyüklüğünden değil, birlikte hareket edebilme kapasitesinden doğar.

Gündelik Hayatın Siyaseti

Siyaset yalnızca meydanlarda yapılmaz. İnsanların gündelik yaşamlarında karşılaştıkları sorunlar, siyasetin en gerçek zeminidir.

Bu nedenle;

·        Dil sade ve somut olmalıdır, gündelik hayatın ihtiyaçlarına cevap vermeli ve amaçlanan kesimlerin kendisini anlatmalıdır,

·        Büyük soyut kavramlar yerine kira, gıda, sağlık ve eğitim gibi doğrudan yaşamı etkileyen başlıklar öne çıkarılmalıdır,

·        Mahalle ve işyeri düzeyinde kurulan dayanışma ağları siyasal örgütlenmenin parçası haline getirilmelidir.

·        Mahallelerde oluşturulacak çalışma masaları, barınmadan sağlığa, eğitimden geçim sorununa kadar birçok alanda hem dayanışma hem de hak arama zemini yaratabilir.

Bu alanlar, yalnızca sosyal destek mekanizmaları değil, aynı zamanda kalıcı siyasal örgütlenme çekirdekleridir.

Beklemek Değil, İnşa Etmek

Önümüzde seçim takvimi açısından uzun (en erken Ekim 2027 gibi.) bir dönem bulunuyor. Bu süre, yalnızca bir sonraki sandığı bekleyerek geçirilemez. Toplumun değişik kesimlerinde kendilenci de olsa dışa vurumlar ve tepkiler oluşmaktadır. Maden işçilerinin menfaat düzeyindeki hak arayışlarıda toplumda dayanışmacı bir dışa vurumun var olduğunun ön verileri olarak değerlendirilmelidir.

Eğer toplumsal tepki yalnızca seçim dönemlerine sıkışırsa, mevcut döngü kırılmaz.

İhtiyaç olan şey; hedeflemenin yapıldığı- ki bu seçimdir- amaca yönelik olarak,

·        Küçük ama sürekli adımlar,

·        Yerelden başlayan örgütlenme ve toplumsal kesimler arasında bir oratk bağ kurma,

·        Gündelik hayatla bağ kuran kalıcı yapılar.

Çünkü gerçek siyasal dönüşüm, büyük sıçramalardan çok, süreklilik kazanan küçük birikimlerle gerçekleşir.

Sonuç

Bütün bu çalışmaların ortaya çıkardığı sonuçlar üzerinden baklıdığında yürütlen çalışmaların bir tıkanıklık değil, örgütlenme açığı olduğunu görmek ve bu kavrayışa uygun yeni hedefe uygun modellemeler geliştirmektir.

·        Bugün yaşanan durum bir tıkanmadan çok, bir örgütlenme açığıdır.

·        Toplumsal enerji vardır. Tepki vardır. Potansiyel vardır.

·        Eksik olan, bunları bir araya getirecek süreklilik ve koordinasyondur. Bunu sağlayacak yerel İl ve İlçe örgütlerine daha fazla insiyatif tanıyarak yerel siyasetin geliştirilmesini sağlayacak dayanışma ve yöntemlerin bulunmasında öncülük edilmesidir.

·        Eğer bu eksiklik giderilebilirse, mevcut dağınıklık güçlü bir toplumsal harekete dönüşebilir.

Aksi halde, her yükseliş kısa süreli bir dalga olarak kalmaya devam edecektir. Maliyet siysal iktidarın üzerinde kalmadan halkın üzerine daha ağır yaşam koşulları olarak yıkılacaktır.

.

İşsizlik Fonun Yarısı İşverene, İşsize Kırıntı

 

705 milyar 838 milyon TL. Tek başına bu rakam bile bir ülkenin sosyal güvenlik anlayışını anlatmaya yeter gibi görünüyor. Büyük, etkileyici ve ilk bakışta güven veren bir tablo. Ancak mesele rakamların büyüklüğü değil, o rakamların kimin hayatına nasıl dokunduğudur. Asıl soru bu. Bu fon gerçekten işsiz için mi var, yoksa sadece varmış gibi mi görünüyor?

Bugün Türkiye’de resmi verilere göre milyonlarca insan işsiz. Şubat 2026 itibarıyla yaklaşık 3 milyon kişi iş arıyor. Fakat bu insanların yalnızca %18–19’u işsizlik ödeneğinden yararlanabiliyor. Yani her 5 işsizden 4’ü, adına “işsizlik sigortası” denilen bu sistemin tamamen dışında kalıyor. Daha çarpıcı olan ise fonun nasıl kullanıldığı. 2026 Mayıs verilerine göre giderlerin yaklaşık %49’u işverenlere yönelik teşvik ve programlara ayrılmış durumda. İşsizlik ödeneğinin payı ise %20’nin altında kalıyor. Başka bir ifadeyle: İşsiz için kurulan bir fonda, işsiz ikinci planda.

Bu noktada basit ama hayati bir soru ortaya çıkıyor. Eğer bir fon, işsiz kalanların büyük çoğunluğunu kapsamıyorsa, o fonun varlık amacı nedir?

Ortada tersine dönmüş bir denge var. İşsiz için kurulan bir fonda, işsiz ikinci planda kalıyorsa, bu yalnızca teknik bir tercih değil, aynı zamanda politik bir yönelimdir. Bu yönelim, kaynakların kimden yana kullanıldığını açıkça gösterir.

Daha da dikkat çekici olan, fon büyüklüğünün sürekli artmasına rağmen işsizlerin bu kaynağa erişiminin genişlememesi. Normalde beklenen şudur; Fon büyüdükçe kapsayıcılık artar, daha fazla insan bu güvenceden yararlanır. Oysa mevcut tabloda bunun tam tersi yaşanıyor. Kaynak birikiyor, ama erişim daralıyor. Bu da fonun bir “güvence mekanizması” olmaktan çok, bir “birikim aracı” haline geldiği yönündeki eleştirileri güçlendiriyor.

Nisan 2026’da yapılan düzenleme de bu tartışmayı daha kritik bir noktaya taşıdı. Devlet katkı oranının %1’den % 0,5’e düşürülmesi, teknik olarak farklı gerekçelerle açıklanabilir. “Fonun fazla büyümesi” ya da devlet bütçesinden işçiye verilen %1 paranın yük görülmesi gibi argümanlar dile getirilebilir. Ancak aynı anda işsizlik ödeneğine erişim sınırlıyken ve mevcut ödemeler temel yaşam maliyetlerini karşılamakta yetersiz kalıyorken, bu tür bir karar kaçınılmaz olarak şu soruyu gündeme getirir, bu sistemde öncelik gerçekten işsiz mi?

İşsizlik ödeneğinin miktarı da bu tartışmanın önemli bir parçası. En düşük ödeme yaklaşık 13 bin TL civarında. Kağıt üzerinde bu rakam, belirli bir güvence sunuyor gibi görünebilir. Ancak günümüz ekonomik koşullarında bu miktarın işsiz bir çalışanın yaşamını sürdürebilmesi ve  kira, faturalar, temel gıda harcamaları düşünüldüğünde bir hanenin insanca yaşaması neredeyse imkânsız hale geliyor. Bu durum, sosyal güvenlik sisteminin temel amacını sorgulatıyor. İnsanları geçici olarak korumak mı, yoksa sadece sistem dışına düşmelerini geciktirmek mi?

İşsizlik oranlarında dönemsel düşüşler de çoğu zaman “iyileşme” olarak sunuluyor. Ancak bu düşüşlerin niteliği çoğu zaman göz ardı ediliyor. Geçici istihdam, güvencesiz çalışma biçimleri ve düşük ücretli işler, istatistikleri iyileştirebilir. Ama bu, insanların yaşam koşullarını iyileştirdiği anlamına gelmez. İş bulmak ile insanca yaşamak arasında ciddi bir fark vardır ve bu fark çoğu zaman verilerin arkasında görünmez hale gelir.

Bütün bu tabloyu bir araya getirdiğimizde ortaya çıkan sonuç nettir; Türkiye’de işsizlik sigortası fonu, büyüklüğüyle dikkat çeken ama etkisi tartışmalı bir yapıya dönüşmüş durumdadır. Kaynak vardır, ama bu kaynak ihtiyaç anında geniş kesimlere ulaşmamaktadır. Sistem vardır, ama kapsayıcılığı sınırlıdır. Güvence vardır, ama çoğu insan için erişilemezdir.

Bu noktada yapılması gereken şey, bu yapıyı tamamen reddetmek değil; amacına uygun hale getirmektir. Öncelikle işsizlik ödeneğine erişim koşulları yeniden gözden geçirilmelidir. Daha kapsayıcı bir sistem, fonun meşruiyetini de güçlendirecektir. Aynı şekilde, harcama kalemleri arasında daha dengeli bir dağılım sağlanmalıdır. İşveren destekleri tamamen ortadan kaldırılmak zorunda değildir; ancak işsizlerin doğrudan korunması açık ara öncelik haline gelmelidir.

İşsizlik ödeneğinin miktarı, gerçek yaşam maliyetleri dikkate alınarak yeniden değerlendirilmelidir. Çünkü sosyal güvenlik yalnızca bir istatistik meselesi değil, doğrudan insan hayatına dokunan bir gerçekliktir.

Unutulmaması gereken basit bir ilke var, bir fonun büyüklüğü değil, işlevi önemlidir. Eğer bir sistem, en çok ihtiyaç duyulduğu anda en çok ihtiyaç duyanlara ulaşamıyorsa, o sistemin büyüklüğü bir anlam ifade etmez.

Ve belki de en kritik soru şudur;

Bu fon, gerçekten işsizin güvencesi mi, yoksa sadece öyle olduğu varsayılan bir yapı mı?

 

Yurt Dışı İştirak Kazançlarında Vergi İstisnası: 2026 Düzenlemesi ile Gelen Yeni Vergi Planlama İmkânları

 

Özet

Yurt dışı iştiraklerden elde edilen kâr paylarının vergilendirilmesi, Türkiye’de yerleşik gerçek kişiler açısından uzun yıllar boyunca yurt içi temettü gelirlerine kıyasla daha ağır bir vergi yükü doğurmuştur. 2023 yılında yürürlüğe giren düzenleme ile belirli şartlar altında yurt dışı temettüler için %50 oranında istisna getirilmiş, ancak bu istisna yüksek ortaklık oranı şartı nedeniyle sınırlı bir uygulama alanı bulmuştur. 29.04.2026 tarihli ve 11257 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı ile söz konusu ortaklık oranının %50’den %20’ye düşürülmesi, bu istisnanın kullanım alanını genişletmiştir. Bu çalışma, ilgili düzenlemeyi bütüncül bir bakış açısıyla değerlendirerek vergi planlaması üzerindeki etkilerini ortaya koymaktadır.

1. Giriş

Küresel finansal entegrasyonun artmasıyla birlikte bireylerin yatırım tercihleri ulusal sınırların ötesine taşınmış, yurt dışı finansal varlıklardan elde edilen gelirler önemli bir gelir unsuru haline gelmiştir. Buna karşın, Türkiye’de bu gelirlerin vergilendirilmesine ilişkin sistem uzun süre yurt içi temettü gelirlerine kıyasla daha yüksek bir vergi yükü yaratmıştır. Bu durum, yatırımcı davranışlarını etkileyen ve sermaye hareketlerini şekillendiren önemli bir unsur olarak karşımıza çıkmaktadır.¹

2. Yurt Dışı İştirak Kazançlarında Vergilendirme Rejiminin Dönüşümü ve 2026 Düzenlemesi

Türk vergi sisteminde temettü gelirlerinin vergilendirilmesine ilişkin temel yaklaşım, çifte vergilendirmeyi azaltmaya yöneliktir. Tam mükellef kurumlardan elde edilen kâr paylarının yarısının gelir vergisinden istisna edilmesi, şirket bünyesinde vergilenen kazancın ikinci kez tam olarak vergilendirilmesini önlemeye yöneliktir.² Bu yaklaşım, maliye literatüründe ekonomik çifte vergilendirmenin hafifletilmesi olarak ifade edilmektedir.³

Buna karşılık, yurt dışı iştiraklerden elde edilen kâr paylarında uzun süre böyle bir istisna öngörülmemiş ve bu gelirlerin tamamı vergiye tabi tutulmuştur. Bu durum, uluslararası vergi literatüründe “sermaye ihracı tarafsızlığı” ve “sermaye ithali tarafsızlığı” ilkeleri bağlamında tartışılmakta olup, yatırım kararlarını bozucu bir unsur olarak değerlendirilmektedir.⁴

Bu dengesizliği gidermek amacıyla 2023 yılında yapılan düzenleme ile Gelir Vergisi Kanunu’na eklenen hüküm sayesinde, belirli şartların sağlanması halinde yurt dışı iştirak kazançlarının %50’si vergiden istisna edilmiştir.⁵ Ancak bu düzenlemenin uygulanabilmesi için öngörülen %50 iştirak oranı, özellikle bireysel yatırımcılar açısından yüksek bir eşik oluşturmuş ve uygulamanın yaygınlaşmasını sınırlamıştır.

29.04.2026 tarihli ve 11257 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı ile bu oran %20’ye düşürülerek istisna mekanizmasının erişilebilirliği önemli ölçüde artırılmıştır.⁶ Bu değişiklik, teknik bir oran indirimi olmanın ötesinde, yatırım davranışlarını dönüştürme potansiyeline sahip yapısal bir düzenleme niteliğindedir.

Söz konusu düzenleme çerçevesinde, yurt dışında kurulan veya iştirak edilen şirketler aracılığıyla elde edilen yatırım gelirlerinin Türkiye’ye transfer edilmesi halinde, bu gelirlerin yarısı vergi matrahı dışında bırakılmaktadır. Bu mekanizma özellikle yüksek gelir grubunda yer alan mükellefler açısından efektif vergi oranını önemli ölçüde düşürmektedir. Nitekim en üst gelir diliminde yer alan bir mükellef bakımından nominal vergi oranı %40 seviyesine ulaşırken, istisna uygulaması sayesinde bu oran fiilen %20 seviyesine gerileyebilmektedir.

Bu durum, kamu maliyesi literatüründe “vergi teşvikleri yoluyla davranış yönlendirme” yaklaşımı ile uyumlu bir politika aracıdır.⁷ Devlet, doğrudan vergi oranlarını düşürmek yerine, belirli bir yatırım organizasyonunu tercih eden mükellefleri avantajlı hale getirerek ekonomik davranışları yönlendirmektedir.

Bununla birlikte düzenlemenin olumlu yönlerinin yanında eleştiriye açık boyutları da bulunmaktadır. Öncelikle, aynı geliri elde eden mükellefler arasında farklı vergilendirme sonuçları doğurması, vergi adaletinin yatay eşitlik ilkesi bakımından tartışılmasına neden olabilir.⁸ Ayrıca, yalnızca vergi avantajı sağlamak amacıyla oluşturulabilecek yapay şirketleşme modelleri, vergi idaresi ile mükellefler arasında ihtilaflara yol açabilecek bir alan yaratmaktadır.

Öte yandan, düzenlemenin küresel eğilimlerle uyumlu olduğu da açıktır. OECD ve benzeri uluslararası kuruluşların çalışmalarında, ülkelerin sermayeyi çekmek ve yatırımcılarını sistem içinde tutmak amacıyla benzer vergi teşvik mekanizmalarına yöneldiği görülmektedir.⁹ Bu bağlamda Türkiye’de yapılan düzenleme, uluslararası vergi rekabeti dinamikleri açısından değerlendirildiğinde yerinde bir adım olarak kabul edilebilir.

Sonuç itibarıyla, 2026 düzenlemesi, yurt dışı yatırımların bireysel düzeyden çıkarılarak daha kurumsal yapılara yönlendirilmesini teşvik etmekte ve aynı zamanda vergi yükünün optimize edilmesine imkân tanımaktadır.

3. Sonuç ve Değerlendirme

2026 yılında yapılan düzenleme, yurt dışı iştirak kazançlarının vergilendirilmesinde önemli bir paradigma değişikliğine işaret etmektedir. İştirak oranının %20’ye düşürülmesi, istisna uygulamasını daha geniş bir mükellef kitlesi için erişilebilir hale getirmiştir.

Bu çerçevede düzenleme;

  • Vergi yükünü azaltan,
  • Kurumsal yatırım yapılarını teşvik eden,
  • Sermaye hareketlerini yönlendiren

bir politika aracı niteliği taşımaktadır.

Ancak uygulamanın başarısı, hem mükelleflerin bu yapıyı doğru kurgulamasına hem de vergi idaresinin yaklaşımına bağlıdır. Özellikle ekonomik gerçekliğe dayanmayan yapıların tespiti ve önlenmesi, sistemin sürdürülebilirliği açısından kritik öneme sahiptir.

Dipnotlar

  1. James, S. & Nobes, C. (2018). The Economics of Taxation. Birmingham: Fiscal Publications.
  2. Gelir Vergisi Kanunu, md. 22.
  3. Rosen, H. S. & Gayer, T. (2014). Public Finance. New York: McGraw-Hill.
  4. OECD (2020). Tax Policy Reforms. Paris: OECD Publishing.
  5. 7491 sayılı Kanun ile GVK md. 22/4 (01.01.2023).
  6. 29.04.2026 tarihli ve 11257 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı, 30.04.2026 tarihli Resmî Gazete.
  7. Stiglitz, J. E. (2000). Economics of the Public Sector. New York: Norton.
  8. Musgrave, R. A. (1959). The Theory of Public Finance. New York: McGraw-Hill.
  9. OECD (2021). Corporate Tax Statistics. Paris: OECD Publishing.

Barışı Bekleyenler mi, Yasayı Okuyanlar mı Kazanacak?

Son günlerde herkesin aklında aynı soru;
“Yeni bir varlık barışı gelir mi?”

Hani şu, yastık altındaki dövizlerin, yurt dışındaki hesapların “sorgusuz sualsiz” sisteme sokulduğu düzenlemeler… Birçok kişi yine böyle bir kapının aralanmasını bekliyor. Ama Ankara’dan gelen son düzenleme, bekleyenleri değil, harekete geçenleri ilgilendiriyor.

Çünkü bu kez farklı bir şey oldu.

Devlet, “barış” ilan etmeden önce oyunun kurallarını değiştirdi.

Eskiden yurt dışında yatırım yapan birinin kazancı ciddi bir vergi yükü altındaydı. Öyle ki kazandığınız paranın neredeyse yarısı vergiye gidiyordu. Bu da yatırımcı açısından açık bir caydırıcılıktı.

Ama şimdi tablo değişiyor.

Artık mesele sadece “nereye yatırım yaptığınız” değil, o yatırımı nasıl yaptığınız.

Yeni düzenlemeyle birlikte, yurt dışı yatırımlarını bir şirket üzerinden yapanlara önemli bir avantaj getirildi. Üstelik eskiden bu avantajdan yararlanmak için o şirketin yarısına sahip olmanız gerekiyordu. Şimdi ise bu oran %20’ye düşürüldü.

Ne demek bu?

Artık daha küçük sermayelerle, birkaç ortak bir araya gelerek ya da bireysel olarak daha erişilebilir şekilde bu sistemin içine girmek mümkün.

Daha da önemlisi şu;

Elde ettiğiniz kazancı Türkiye’ye getirip belirli süre içinde bankaya aktardığınızda, bu gelirin yarısı vergiden muaf tutuluyor.

Yani basitçe söyleyelim;
Eskiden %40’a varan vergi öderken, şimdi bu oran fiilen %20’ye düşüyor.

Bu küçük bir detay değil.
Bu, yatırım kararını değiştirecek büyüklükte bir fark.

Aslında devletin verdiği mesaj oldukça açık:
“Paranı dışarıda tutabilirsin ama kuralsız değil. Gel, sistemin içinde kal, kurumsal hareket et, vergini de daha az öde.”

Bu bir af değil.
Bu bir “akıllı yatırımcıya davet”.

Ve belki de en kritik nokta şu;

Artık kazanç elde etmek tek başına yeterli değil.
O kazancı nasıl yönettiğiniz, nasıl vergilendirdiğiniz en az onun kadar önemli.

Bugün hâlâ “Acaba bir varlık barışı çıkar mı?” diye bekleyenler var.
Ama bir de sessizce mevzuatı okuyup pozisyon alanlar var.

Görünen o ki, bu yeni dönemde kazananlar ikinci gruptan çıkacak.

Çünkü finans dünyasında artık en değerli bilgi, “duyum” değil; mevzuatın satır

araları.


Siyasette En Asgari Hayatlar

Siyasetin en görünür yüzü liderlerdir. Meydanlarda konuşanlar, televizyon ekranlarında tartışanlar, seçim gecesi kürsüye çıkanlar… Oysa siya...