17 Ağustos 2026 Pazartesi

Eski Defterler, Yeni Hayatlar

 25 yılın sonunda Türkiye’nin bilançosuna bir de sokağın gözünden bakalım

Bir ülkenin 25 yıllık hikâyesi nasıl anlatılır?

İktidar anlatırsa yolları, köprüleri, hastaneleri, barajları anlatır. Muhalefet anlatırsa yoksulluğu, işsizliği, adaletsizliği…

Ama sokağa sorarsanız insan size başka bir şey anlatır:

“Markete gidiyorum, file eskisi gibi dolmuyor.”

“Emekliyim, ayın sonunu getiremiyorum.”

“Çocuğum üniversite bitirdi, iş bulamıyor.”

“Evladım yurtdışına gitmek istiyor.”

“Kirayı nasıl ödeyeceğimi düşünüyorum.”

İşte Türkiye’nin 25 yıllık gerçek bilançosu biraz da bu cümlelerin içinde saklı.

Erdoğan, AK Parti’nin 25’inci kuruluş yıl dönümünde geçmiş çeyrek asrı büyük bir başarı hikâyesi olarak anlattı. “Yaptık, başardık, Türkiye’yi ayağa kaldırdık” dedi.

Gerçekten de Türkiye 2001’deki Türkiye değil. Bu dönemde önemli altyapı yatırımları yapıldı, sağlık hizmetlerinin erişimi genişledi, ulaşım altyapısı büyüdü, ihracat ve millî gelir önemli ölçüde arttı.

Bu hikâyenin içinde gerçekler var.

Ama aynı hikâyenin içinde görünmeyen bir başka gerçek daha var:

Vatandaşın sırtına binen borç yükü ve artan hayat pahalılığı.

2026 yılına ilişkin görünümde, toplanan her 5 liralık verginin yaklaşık 1 lirasının faiz giderlerine gitmesi bekleniyor.

Demek ki yalnızca “ne yaptık?” diye sormak yetmiyor.

Bunların bedelini kim ödedi? diye de sormak gerekiyor.

Çünkü bir ülkenin bilançosu yalnızca yapılanlarla değil, yapılamayanlarla da tutulur.

Dünya Bankası verilerine göre Türkiye’de kişi başına gelir 2000 yılında 4.199 dolarken 2025’te 18.599 dolara yükseldi.

Kâğıt üzerinde büyük bir artış.

Peki vatandaşın hayatı neden aynı ölçüde büyümedi?

İşte ekonominin vicdanı tam burada devreye giriyor.

Çünkü insan millî geliri değil, mutfaktaki tencereyi hisseder.

İnsan GSYH büyümesini değil, çocuğunun beslenme çantasını düşünür.

İnsan kişi başına düşen geliri değil, ay sonunda cebinde kalan parayı bilir.

TÜİK’in Temmuz 2026 verilerine göre yıllık tüketici enflasyonu yüzde 31,75.

Şimdi bir emeklinin karşısına geçip 25 yıllık büyüme rakamlarını anlatalım.

Sonra soralım:

“Hayatınız kolaylaştı mı?”

Cevap çoğu zaman rakamlarda değil, pazardaki poşettedir:

“Evladım, ben rakam bilmem. Önceden iki poşetle dönüyordum, şimdi yarım poşeti düşünüyorum.”

İşte bütün mesele budur.

2001 yılında dünya da Türkiye de başka bir yerdeydi.

Ama 25 yıl yalnızca Türkiye’yi değil, dünyayı da değiştirdi.

Çin küresel üretimin devlerinden biri oldu. Güney Kore teknoloji markalarıyla dünya pazarlarını doldurdu. Hindistan yazılım ve teknoloji alanında küresel bir güç haline geldi. Amerika yapay zekâ, çip ve yüksek teknoloji için yeni bir sanayi stratejisi kuruyor. Avrupa yeşil dönüşüm ve yüksek teknoloji üzerinden geleceğin ekonomisini kurmaya çalışıyor.

Dünya artık yalnızca “Ne kadar ürettin?” diye sormuyor.

Ne ürettin, ne kadar teknoloji kullandın, ne kadar katma değer yarattın ve insanını ne kadar geliştirdin?” diye soruyor.

Türkiye’nin önündeki asıl sınav da burada başlıyor.

Çünkü 25 yılın sonunda hâlâ orta gelir tuzağını aşmaya çalışıyoruz. Hâlâ yüksek katma değerli üretim, eğitim, hukuk, teknoloji ve verimlilik sorunlarını konuşuyoruz.

Ve hâlâ üniversite mezunu gençlerimizin bir bölümü aynı soruyu soruyor:

“Bu ülkede geleceğim var mı?”

İşte 25 yıllık muhasebede bu sorunun da karşılığı olmalı.

Erdoğan’ın “Türkiye’yi ayağa kaldırdık” sözünü bütünüyle reddetmek mümkün değil.

Ama şu soruyu sormak da meşrudur:

Türkiye ayağa kalktıysa, neden milyonlarca insan hâlâ hayat pahalılığı karşısında zorlanıyor?

Neden milyonlarca insan sosyal yardıma ihtiyaç duyuyor?

Neden emekli, yıllarca ödediği primlerin karşılığında huzurlu bir yaşlılık yerine geçim hesabı yapıyor?

Neden gençler diplomalarını bavullarına koyup başka ülkelerde gelecek arıyor?

Neden ev sahibi olmak çalışan insan için bile hayale dönüşüyor?

Neden hukuk güvenliği, liyakat ve kurumların bağımsızlığı konusunda toplumun önemli bir bölümünde soru işaretleri var?

Bunlar siyasal slogan değil.

Bunlar hayatın kendisi.

Ve hayat, seçim meydanlarında söylenen cümlelerden daha inatçı bir gerçektir.

Yirmi beş yıl önce iktidara gelen AK Parti’nin en büyük gücü değişim umuduydu.

Bugün ise aynı hareketin kendisine sorması gereken soru şudur:

“Biz nereden nereye geldik?”

Ama bu soru sadece “Kaç kilometre yol yaptık?” sorusu değildir.

“Kaç insanın hayatına dokunduk?”

“Kaç çocuğun geleceğini değiştirdik?”

“Kaç gence bu ülkede kalma umudu verdik?”

“Kaç insan kendini eşit ve değerli hissetti?”

Asıl bilanço budur.

Çünkü ekonomi, insanı unuttuğu anda sadece matematiğe dönüşür.

Oysa ekonomi dediğimiz şey aslında insanın ekmeğidir.

Bir annenin çocuğuna “Bugün bunu alamayız” derken yuttuğu sessizliktir.

Bir babanın maaş gününü beklerken yaptığı hesaptır.

Bir emeklinin markette ürünü eline alıp fiyatını gördükten sonra rafa geri bırakmasıdır.

Bir gencin gece yatağa yatarken “Ben burada nasıl bir gelecek kuracağım?” diye düşünmesidir.

Ekonominin vicdanı tam da burada başlar.

Geçmişi anlatmak kolaydır.

Asıl zor olan, eksikleri de görebilmektir.

Yirmi beş yıl sonra artık eski defterleri açıp “Bunları yaptık” demekten daha önemli bir şey var:

“Şimdi ne yapacağız?”

Türkiye’nin ihtiyacı yeni bir geçmiş hikâyesi değil, yeni bir gelecek hikâyesidir.

Daha zengin ama sadece zenginlerin değil, herkesin kazandığı…

Daha güçlü ama gücünü sadece devletten değil, hukuktan alan…

Daha büyük ama büyüklüğünü betondan değil, bilimden ve insandan alan…

Gençlerinin kaçmak istemediği…

Emeklisinin pazarda ezilmediği…

Çalışanın yoksullaşmadığı…

Çocuğun geleceğinden korkmadığı…

Ve insanların sabah uyandığında “Bugün daha iyi olacak” diyebildiği bir Türkiye…

Çünkü siyaset, sonunda ne kadar bina yaptığınızla değil, insanın hayatına ne kadar umut kattığınızla ölçülür.

Yirmi beş yılın sonunda eski defterler elbette açılabilir.

Ama artık milletin elindeki deftere de bakmak gerekiyor.

O defterde market fişleri var.

Kira makbuzları var.

Kredi borçları var.

Ödenemeyen faturalar var.

İş arayan gençlerin özgeçmişleri var.

Ve bütün bu satırların altında tek bir soru yazıyor:

“Bunca yılın sonunda, sıra bize ne zaman gelecek?”

İşte Türkiye’nin gerçek muhasebesi budur.

Ve bu soruya verilecek cevap, geçmişte yapılanlardan çok gelecekte yapılacaklarla yazılacaktır.

Çünkü tarih eski defterleri saklar.

Ama hayat, yarının ne getirdiğine bakar.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Eski Defterler, Yeni Hayatlar

  25 yılın sonunda Türkiye’nin bilançosuna bir de sokağın gözünden bakalım Bir ülkenin 25 yıllık hikâyesi nasıl anlatılır? İktidar anlat...