Siyaset, sadece salonlarda uzun konuşmalar altında, nutuklar atarak kendi taraftarlarına ve halka hoş görünmekten değil, bazen de kriz anlarında verilen anlık davranış ve tutumlarla şekillenir. Bazen bir açıklama, bir basına beyan, bazen bir sessizlik, bazen de yağmur altında atılan birkaç adım, uzun siyasi analizlerden daha fazla şey anlatır.
CHP’ye yönelik “mutlak
butlan” ve kayyum tartışmalarıyla başlayan süreçte yaşanan tam da
buydu. Bu, CHP tarihinde bir kez daha yaşanmıştı. İsmet İnönü’ye sorulan bir
soruda, “CHP siyasetin neresinde yer alıyor?” denildiğinde, “Ortanın
solunda” olduğu cevabını vermiştir. Bu yaklaşım, partinin yalnızca bir
siyasi organizasyon değil, toplumun değişen taleplerine göre konum alan bir
hareket olma iddiasını da yansıtıyordu.
Siyaset uzun süre
hukuk metinleri, mahkeme ihtimalleri ve parti içi denklemler üzerinden
tartışıldı. Herkes aynı soruya kilitlendi, “CHP’ye kayyum atanır mı?”
denilirken, olmaması gereken bir hukuku durum, olunur hale geldi ve kayyum atandı. Ancak meselenin asıl önemli
tarafı başka yerdeydi. Çünkü bu tartışma yalnızca bir partiye dönük hukuki
müdahale ihtimali değil, aynı zamanda Türkiye’de siyasetin nasıl
şekillendirileceğine dair bir güç gösterisiydi.
Ve tam bu noktada,
CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in parti genel merkezinden çıkıp polis bariyerleri
ve baskısı altında Meclis’e doğru yürümeyi tercih etmesi, sıradan bir siyasi
görüntü değildi.
Üstelik yağmur
altında…
Çünkü o yürüyüşte
yalnızca bir genel başkan yoktu. O yürüyüşte, sıkışan siyaset alanından çıkış
arayan bir ruh hâli vardı.
Belki de bu yüzden
daha sonra yaptığı açıklamada o günü, “Millete doğru yürümek” olarak
tarif etti.
Bu ifade önemlidir.
Çünkü Türkiye’de
siyaset uzun süredir halktan çok hukuksal araçsallıklar üzerinden yürütülüyor.
Partiler kendi iç dengelerine, liderlik hesaplarına, yargısal süreçlere ve
medya operasyonlarına sıkışıyor. Halk ise çoğu zaman yalnızca sonuçları izleyen
bir seyirciye dönüşüyor. Ancak bayramın 4’cü gününde Güven Park’ta yapılan
halkın bayarmlaşmaya katılımı, siyesetin halk olmadan yapılamayacağını da
gösterdi.
Oysa o gün yaşanan
görüntü, siyasetin yeniden sokağa, insana ve toplumsal meşruiyete dönme
ihtiyacını gösteriyordu.
Burada asıl dikkat
çekici olan nokta şudur: Eğer bütün baskılara rağmen CHP kurultay yapamaz,
süreç hukuki ve siyasal müdahalelerle tıkanırsa, artık mesele yalnızca parti
içi bir mesele olmaktan çıkar. O zaman yeni yol arayışları kaçınılmaz hâle
gelir.
Tam da bu nedenle
paylaşılan şu sözler sıradan bir kişisel motivasyon cümlesi değil, bugünkü
siyasi atmosfer açısından önemli bir yön tarifidir.
“İmkânsıza
teslim olmak yerine başka bir çıkış yolu ve imkânı var mı?
Sorgulayarak!!!…
Araştırma
yapmak, çalışma yürütmek ve yeni bir yol bulmak gerekiyorsa, bu yol amaç için
kaçınılmaz olacaktır.”
Çünkü tarih boyunca
siyaset, mevcut yollar kapandığında yeni yollar üreterek ilerlemiştir. Bugün
Türkiye’de milyonlarca insan yalnızca ekonomik kriz yaşamıyor. Aynı zamanda
siyasal tıkanmışlık hissi yaşıyor. İnsanlar sandığın etkisine, hukukun
işleyişine, kurumların bağımsızlığına dair ciddi kuşkular taşıyor. Böyle
dönemlerde toplumun önüne çıkan en önemli soru şu olmaktadır:
“Mevcut
yollar kapanırsa ne olacak?”
İşte yağmur
altındaki o yürüyüş ve Güven Park’ta toplanan kalabalığın gösterdiği fotograf biraz da bunun sembolüydü.
Parti binasından
çıkıp Meclis’e yürümek fiziksel olarak kısa bir mesafe olabilir. Güven Parkta
bayaramlaşmada hadi yürüyelim Anıtkabire diye hedef göstermesi, siyasal anlamı çok daha büyük oldu. Çünkü o
yürüyüş, siyasetin yalnızca kapalı salonlarda değil, halkın içinde yeniden
kurulabileceğini ima ediyordu.
Belki de bu nedenle “millete
yürümek” sözü klasik bir siyasi slogan gibi durmuyor. Daha çok
bir yön değişikliğini anlatıyor.
Ancak burada son
derece kritik bir psikolojik ve siyasal ayrım bulunmaktadır.
Türkiye muhalefeti
uzun süredir yalnızca siyasal değil, aynı zamanda duygusal bir sıkışma da
yaşıyor. Kaybedilen seçimler, boşa çıkan umutlar, sürekli ertelenen değişim
beklentisi, geniş bir muhalif seçmen kitlesinde derin bir yorgunluk yarattı.
Tam da bu noktada geçmişe nasıl bakıldığı belirleyici bir mesele hâline geliyor. Çünkü geçmiş, siyasette yalnızca hatırlanan bir zaman değildir; aynı zamanda bugünü kurma biçimimizi ve geleceğe dair cesaretimizi de belirler. Geçmişe sürekli geri dönmek bazen bir muhasebe değil, hareket edememenin psikolojik bahanesine dönüşebilir. İnsan zihni kaybı anlamlandırmakta zorlandığında, çoğu zaman kaybedilen ana saplanır ve orada donup kalır.Kemal Kılıçdaroğlu’nun bayralaşma konuşması bunu hatırlattı.Kemal Kılıçdaroğlu’nun bayralaşma konuşması bunu hatırlattı. Siyaset de tam bu noktada ya toplumsal enerjiyi yeniden kurar ya da kolektif bir melankolinin içine çekilir.
Bugün CHP içinde ve
muhalefet çevrelerinde yaşanan tartışmanın önemli taraflarından biri de budur.
Kemal
Kılıçdaroğlu’nun “ahlaki kodlara dönüş” çağrısı, birçok insan
için geçmişin haklılığına sığınan bir melankoli duygusu üretiyor. Yani “haklıydık
ama kaybettik” düşüncesinin yarattığı o durağan ve felç edici konfor
alanı…
Kılıçdaroğlu'nun
‘ahlaki kodlara dönüş’ çağrısı bizi melankoliye, o felçli ‘haklı ama yenik’
konforuna davet ediyor, orası bir tuzak. Oysa Özgür Özel’in 24 Mayıs’ta otobüs
üzerinden söylediği şu söz tam da bu konfordan çıkışın çağrısıdır: "Bu iktidar
değişmeden ölürsem gözüm açık gider diyen partililerin cenazesine gitmekten
nefret ediyorum.’ Yası dönüştürebilmek, ileriye dönük bir özlemle bizi harekete
geçirecek arzuyu canlı tutmak demek… Özetle kaybettiğimiz bir cennet yok, hak
ettiğimiz ve kazanılacak bir cennet var.”
Oysa siyaset
yalnızca haklı olmak değil, aynı zamanda toplumu harekete geçirecek yeni bir
enerji üretebilmektir.
Bu bakış açısı,
yalnızca bir duygusal ayrışmayı değil, aynı zamanda iki farklı siyasal yönelişi
de görünür kılar: geçmişe kapanan bir hatırlama siyaseti ile geleceğe yönelen
bir kurucu siyaset.
Çünkü CHP’nin
tarihinde de ne zaman halka temas güçlendiyse, siyasal etkisi arttı. Ne zaman
bürokratikleştiyse, toplumla arasına mesafe girdi.
Bugün ortaya çıkan
tablo şunu gösteriyor:
Türkiye’de artık
sadece seçim kazanma stratejileri değil, yeni siyasal yollar tartışılıyor. Ve
bazen bir ülkenin geleceği, en çok da yağmur altında atılan o ilk adımlarda
gizlidir.