2 Mayıs 2026 Cumartesi

Sandığın Ötesi; Tıkanma mı, Örgütlenme Sorunu mu?

 Giriş

Muhalefetin görünürlüğü son dönemde belirgin biçimde artıyor. Mitingler düzenleniyor, adliye önlerinde nöbetler tutuluyor, farklı şehirlerde kamusal itiraz yeniden görünür hale geliyor. Toplumda derin bir huzursuzluk ve ekonomik alanda ağır bir buhran yaşandığı açık halde görünür olmaya dönüşüyor.

Ancak bu hareketliliğe rağmen ortaya çıkan enerji, kalıcı ve örgütlü bir siyasal güce dönüşmekte zorlanıyor. 4 Mayıs sürecinde CHP MYK’sının  aldığı kararlar ve  tartışmalar da bu temel soruyu yeniden gündeme getirdi. Seçim maratonunun başladığı ve kamuoyu ile sorunları yüz yüze konuşmaya başlanacağı.

Neden bu kadar geniş bir toplumsal tepki, kalıcı bir siyasal etki üretemiyor? İktidar ortaklarının sürekli muhalefetin önerilerine karşı çıkarak, sanki her “şey iyiymiş de muhalafet suyu bulanduırıyormuş” gibi bir yaklaşımla ortaya çıkması da iktidar üzerinde yeterli baskının ve maliyetin oluşmadığını göstermektedir.

Bu tabloyu yalnızca iktidarın baskı politikalarıyla açıklamak yetersizdir. Asıl mesele, muhalefetin kendi örgütlenme kapasitesi ve süreklilik yaratmadaki etkisizlik sorunudur.

Araçlar Var, Süreklilik Yok

Mitingler önemlidir. Moral üretir, görünürlük sağlar ve toplumsal itirazın meşruiyetini güçlendirir. Demokratik bilincin ve kamusal denetim sağlanmasında siyasetin halk için yapılması gerektiğini hatırlatır.Bu nedenle mitingler sürdürülmelidir.

Ancak tek başına miting siyaseti istenilen sonucu şimdiye kadar ortaya çıkarmada yeterli olamadı.

Bugün karşı karşıya olunan temel sorun şudur; Eylem var, fakat bu eylemi taşıyacak sürekli ve örgütlü bir zemin yok.

Eylem, gündelik hayatla bağ kurmadığı ve süreklilik kazanmadığı sürece etkisi sınırlı kalmaktadır. Siyasal iktidarlar, dağınık ve kısa süreli tepkileri yönetebilir. Ancak tabana yayılan, süreklilik kazanan ve gündelik hayatın parçası haline gelen bir toplumsal hareket karşısında geri adım atmak zorunda kalırlar.

Bu nedenle mesele yalnızca “daha fazla eylem” değil, daha örgütlü ve sürekli eylem biçimleri yaratmak ve iktidar ortaklarına “sisyasal maliyeti” olacak örgütlü çalışmayı yaratmak.

Çalışma Hayatı, Dağınık Ama Belirleyici Güç

Toplumsal krizin merkezinde çalışma hayatı yer alıyor. Emekliler, asgari ücretliler, güvencesiz çalışanlar ve işsiz gençler geniş bir toplumsal kesimi oluşturuyor. Ancak bu geniş kesim, henüz ortak bir siyasal özne haline gelebilmiş değil.

Sendikalar ve meslek odaları önemli yapılardır, fakat çoğu zaman kendi alanlarıyla sınırlı kalmakta, toplumsal bütünlüğü kapsayan bir hat kurmakta zorlanmaktadır. Sarı sendikacılığın işgücü içerisinde yaygın olması ve sadece kendi çıkarları üzerinde var olma çabaları yeterli dayanışanın olmasınıda engellemektedir.

Oysa ihtiyaç olan şey şudur;

·        İşyeri ile mahalle arasında bağ kuran bir örgütlenme modeli,

·        Görünmeyen emek kesimlerini (ev emekçileri, mevsimlik işçiler, işsizler vb. gibi ) kapsayan geniş bir temsil anlayışı,

·        Ekonomik talepleri siyasal taleplerle birleştiren bir programatik çerçeve.

Bu kurulmadan, toplumsal muhalefetin en büyük potansiyeli atıl kalmaya devam edecektir.

Dağınıklıktan, Ortak Akla

Bugün sendikalardan platformlara kadar birçok yapı değerli çalışmalar yürütüyor. Ancak bu çabalar çoğu zaman birbirinden kopuk ilerliyor.

Bu durum, enerjinin büyümesini değil dağılmasını beraberinde getiriyor.

Etkili bir siyasal sonuç için;

·        Ortak talepler etrafında birleşmek,

·        Hak ihlallerine karşı eşzamanlı ve koordineli tepki vermek,

·        Farklı yapıların yan yana gelme kapasitesini artırmak gerekir.

Çünkü siyasal güç, tek tek yapıların büyüklüğünden değil, birlikte hareket edebilme kapasitesinden doğar.

Gündelik Hayatın Siyaseti

Siyaset yalnızca meydanlarda yapılmaz. İnsanların gündelik yaşamlarında karşılaştıkları sorunlar, siyasetin en gerçek zeminidir.

Bu nedenle;

·        Dil sade ve somut olmalıdır, gündelik hayatın ihtiyaçlarına cevap vermeli ve amaçlanan kesimlerin kendisini anlatmalıdır,

·        Büyük soyut kavramlar yerine kira, gıda, sağlık ve eğitim gibi doğrudan yaşamı etkileyen başlıklar öne çıkarılmalıdır,

·        Mahalle ve işyeri düzeyinde kurulan dayanışma ağları siyasal örgütlenmenin parçası haline getirilmelidir.

·        Mahallelerde oluşturulacak çalışma masaları, barınmadan sağlığa, eğitimden geçim sorununa kadar birçok alanda hem dayanışma hem de hak arama zemini yaratabilir.

Bu alanlar, yalnızca sosyal destek mekanizmaları değil, aynı zamanda kalıcı siyasal örgütlenme çekirdekleridir.

Beklemek Değil, İnşa Etmek

Önümüzde seçim takvimi açısından uzun (en erken Ekim 2027 gibi.) bir dönem bulunuyor. Bu süre, yalnızca bir sonraki sandığı bekleyerek geçirilemez. Toplumun değişik kesimlerinde kendilenci de olsa dışa vurumlar ve tepkiler oluşmaktadır. Maden işçilerinin menfaat düzeyindeki hak arayışlarıda toplumda dayanışmacı bir dışa vurumun var olduğunun ön verileri olarak değerlendirilmelidir.

Eğer toplumsal tepki yalnızca seçim dönemlerine sıkışırsa, mevcut döngü kırılmaz.

İhtiyaç olan şey; hedeflemenin yapıldığı- ki bu seçimdir- amaca yönelik olarak,

·        Küçük ama sürekli adımlar,

·        Yerelden başlayan örgütlenme ve toplumsal kesimler arasında bir oratk bağ kurma,

·        Gündelik hayatla bağ kuran kalıcı yapılar.

Çünkü gerçek siyasal dönüşüm, büyük sıçramalardan çok, süreklilik kazanan küçük birikimlerle gerçekleşir.

Sonuç

Bütün bu çalışmaların ortaya çıkardığı sonuçlar üzerinden baklıdığında yürütlen çalışmaların bir tıkanıklık değil, örgütlenme açığı olduğunu görmek ve bu kavrayışa uygun yeni hedefe uygun modellemeler geliştirmektir.

·        Bugün yaşanan durum bir tıkanmadan çok, bir örgütlenme açığıdır.

·        Toplumsal enerji vardır. Tepki vardır. Potansiyel vardır.

·        Eksik olan, bunları bir araya getirecek süreklilik ve koordinasyondur. Bunu sağlayacak yerel İl ve İlçe örgütlerine daha fazla insiyatif tanıyarak yerel siyasetin geliştirilmesini sağlayacak dayanışma ve yöntemlerin bulunmasında öncülük edilmesidir.

·        Eğer bu eksiklik giderilebilirse, mevcut dağınıklık güçlü bir toplumsal harekete dönüşebilir.

Aksi halde, her yükseliş kısa süreli bir dalga olarak kalmaya devam edecektir. Maliyet siysal iktidarın üzerinde kalmadan halkın üzerine daha ağır yaşam koşulları olarak yıkılacaktır.

.

İşsizlik Fonun Yarısı İşverene, İşsize Kırıntı

 

705 milyar 838 milyon TL. Tek başına bu rakam bile bir ülkenin sosyal güvenlik anlayışını anlatmaya yeter gibi görünüyor. Büyük, etkileyici ve ilk bakışta güven veren bir tablo. Ancak mesele rakamların büyüklüğü değil, o rakamların kimin hayatına nasıl dokunduğudur. Asıl soru bu. Bu fon gerçekten işsiz için mi var, yoksa sadece varmış gibi mi görünüyor?

Bugün Türkiye’de resmi verilere göre milyonlarca insan işsiz. Şubat 2026 itibarıyla yaklaşık 3 milyon kişi iş arıyor. Fakat bu insanların yalnızca %18–19’u işsizlik ödeneğinden yararlanabiliyor. Yani her 5 işsizden 4’ü, adına “işsizlik sigortası” denilen bu sistemin tamamen dışında kalıyor. Daha çarpıcı olan ise fonun nasıl kullanıldığı. 2026 Mayıs verilerine göre giderlerin yaklaşık %49’u işverenlere yönelik teşvik ve programlara ayrılmış durumda. İşsizlik ödeneğinin payı ise %20’nin altında kalıyor. Başka bir ifadeyle: İşsiz için kurulan bir fonda, işsiz ikinci planda.

Bu noktada basit ama hayati bir soru ortaya çıkıyor. Eğer bir fon, işsiz kalanların büyük çoğunluğunu kapsamıyorsa, o fonun varlık amacı nedir?

Ortada tersine dönmüş bir denge var. İşsiz için kurulan bir fonda, işsiz ikinci planda kalıyorsa, bu yalnızca teknik bir tercih değil, aynı zamanda politik bir yönelimdir. Bu yönelim, kaynakların kimden yana kullanıldığını açıkça gösterir.

Daha da dikkat çekici olan, fon büyüklüğünün sürekli artmasına rağmen işsizlerin bu kaynağa erişiminin genişlememesi. Normalde beklenen şudur; Fon büyüdükçe kapsayıcılık artar, daha fazla insan bu güvenceden yararlanır. Oysa mevcut tabloda bunun tam tersi yaşanıyor. Kaynak birikiyor, ama erişim daralıyor. Bu da fonun bir “güvence mekanizması” olmaktan çok, bir “birikim aracı” haline geldiği yönündeki eleştirileri güçlendiriyor.

Nisan 2026’da yapılan düzenleme de bu tartışmayı daha kritik bir noktaya taşıdı. Devlet katkı oranının %1’den % 0,5’e düşürülmesi, teknik olarak farklı gerekçelerle açıklanabilir. “Fonun fazla büyümesi” ya da devlet bütçesinden işçiye verilen %1 paranın yük görülmesi gibi argümanlar dile getirilebilir. Ancak aynı anda işsizlik ödeneğine erişim sınırlıyken ve mevcut ödemeler temel yaşam maliyetlerini karşılamakta yetersiz kalıyorken, bu tür bir karar kaçınılmaz olarak şu soruyu gündeme getirir, bu sistemde öncelik gerçekten işsiz mi?

İşsizlik ödeneğinin miktarı da bu tartışmanın önemli bir parçası. En düşük ödeme yaklaşık 13 bin TL civarında. Kağıt üzerinde bu rakam, belirli bir güvence sunuyor gibi görünebilir. Ancak günümüz ekonomik koşullarında bu miktarın işsiz bir çalışanın yaşamını sürdürebilmesi ve  kira, faturalar, temel gıda harcamaları düşünüldüğünde bir hanenin insanca yaşaması neredeyse imkânsız hale geliyor. Bu durum, sosyal güvenlik sisteminin temel amacını sorgulatıyor. İnsanları geçici olarak korumak mı, yoksa sadece sistem dışına düşmelerini geciktirmek mi?

İşsizlik oranlarında dönemsel düşüşler de çoğu zaman “iyileşme” olarak sunuluyor. Ancak bu düşüşlerin niteliği çoğu zaman göz ardı ediliyor. Geçici istihdam, güvencesiz çalışma biçimleri ve düşük ücretli işler, istatistikleri iyileştirebilir. Ama bu, insanların yaşam koşullarını iyileştirdiği anlamına gelmez. İş bulmak ile insanca yaşamak arasında ciddi bir fark vardır ve bu fark çoğu zaman verilerin arkasında görünmez hale gelir.

Bütün bu tabloyu bir araya getirdiğimizde ortaya çıkan sonuç nettir; Türkiye’de işsizlik sigortası fonu, büyüklüğüyle dikkat çeken ama etkisi tartışmalı bir yapıya dönüşmüş durumdadır. Kaynak vardır, ama bu kaynak ihtiyaç anında geniş kesimlere ulaşmamaktadır. Sistem vardır, ama kapsayıcılığı sınırlıdır. Güvence vardır, ama çoğu insan için erişilemezdir.

Bu noktada yapılması gereken şey, bu yapıyı tamamen reddetmek değil; amacına uygun hale getirmektir. Öncelikle işsizlik ödeneğine erişim koşulları yeniden gözden geçirilmelidir. Daha kapsayıcı bir sistem, fonun meşruiyetini de güçlendirecektir. Aynı şekilde, harcama kalemleri arasında daha dengeli bir dağılım sağlanmalıdır. İşveren destekleri tamamen ortadan kaldırılmak zorunda değildir; ancak işsizlerin doğrudan korunması açık ara öncelik haline gelmelidir.

İşsizlik ödeneğinin miktarı, gerçek yaşam maliyetleri dikkate alınarak yeniden değerlendirilmelidir. Çünkü sosyal güvenlik yalnızca bir istatistik meselesi değil, doğrudan insan hayatına dokunan bir gerçekliktir.

Unutulmaması gereken basit bir ilke var, bir fonun büyüklüğü değil, işlevi önemlidir. Eğer bir sistem, en çok ihtiyaç duyulduğu anda en çok ihtiyaç duyanlara ulaşamıyorsa, o sistemin büyüklüğü bir anlam ifade etmez.

Ve belki de en kritik soru şudur;

Bu fon, gerçekten işsizin güvencesi mi, yoksa sadece öyle olduğu varsayılan bir yapı mı?

 

Yurt Dışı İştirak Kazançlarında Vergi İstisnası: 2026 Düzenlemesi ile Gelen Yeni Vergi Planlama İmkânları

 

Özet

Yurt dışı iştiraklerden elde edilen kâr paylarının vergilendirilmesi, Türkiye’de yerleşik gerçek kişiler açısından uzun yıllar boyunca yurt içi temettü gelirlerine kıyasla daha ağır bir vergi yükü doğurmuştur. 2023 yılında yürürlüğe giren düzenleme ile belirli şartlar altında yurt dışı temettüler için %50 oranında istisna getirilmiş, ancak bu istisna yüksek ortaklık oranı şartı nedeniyle sınırlı bir uygulama alanı bulmuştur. 29.04.2026 tarihli ve 11257 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı ile söz konusu ortaklık oranının %50’den %20’ye düşürülmesi, bu istisnanın kullanım alanını genişletmiştir. Bu çalışma, ilgili düzenlemeyi bütüncül bir bakış açısıyla değerlendirerek vergi planlaması üzerindeki etkilerini ortaya koymaktadır.

1. Giriş

Küresel finansal entegrasyonun artmasıyla birlikte bireylerin yatırım tercihleri ulusal sınırların ötesine taşınmış, yurt dışı finansal varlıklardan elde edilen gelirler önemli bir gelir unsuru haline gelmiştir. Buna karşın, Türkiye’de bu gelirlerin vergilendirilmesine ilişkin sistem uzun süre yurt içi temettü gelirlerine kıyasla daha yüksek bir vergi yükü yaratmıştır. Bu durum, yatırımcı davranışlarını etkileyen ve sermaye hareketlerini şekillendiren önemli bir unsur olarak karşımıza çıkmaktadır.¹

2. Yurt Dışı İştirak Kazançlarında Vergilendirme Rejiminin Dönüşümü ve 2026 Düzenlemesi

Türk vergi sisteminde temettü gelirlerinin vergilendirilmesine ilişkin temel yaklaşım, çifte vergilendirmeyi azaltmaya yöneliktir. Tam mükellef kurumlardan elde edilen kâr paylarının yarısının gelir vergisinden istisna edilmesi, şirket bünyesinde vergilenen kazancın ikinci kez tam olarak vergilendirilmesini önlemeye yöneliktir.² Bu yaklaşım, maliye literatüründe ekonomik çifte vergilendirmenin hafifletilmesi olarak ifade edilmektedir.³

Buna karşılık, yurt dışı iştiraklerden elde edilen kâr paylarında uzun süre böyle bir istisna öngörülmemiş ve bu gelirlerin tamamı vergiye tabi tutulmuştur. Bu durum, uluslararası vergi literatüründe “sermaye ihracı tarafsızlığı” ve “sermaye ithali tarafsızlığı” ilkeleri bağlamında tartışılmakta olup, yatırım kararlarını bozucu bir unsur olarak değerlendirilmektedir.⁴

Bu dengesizliği gidermek amacıyla 2023 yılında yapılan düzenleme ile Gelir Vergisi Kanunu’na eklenen hüküm sayesinde, belirli şartların sağlanması halinde yurt dışı iştirak kazançlarının %50’si vergiden istisna edilmiştir.⁵ Ancak bu düzenlemenin uygulanabilmesi için öngörülen %50 iştirak oranı, özellikle bireysel yatırımcılar açısından yüksek bir eşik oluşturmuş ve uygulamanın yaygınlaşmasını sınırlamıştır.

29.04.2026 tarihli ve 11257 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı ile bu oran %20’ye düşürülerek istisna mekanizmasının erişilebilirliği önemli ölçüde artırılmıştır.⁶ Bu değişiklik, teknik bir oran indirimi olmanın ötesinde, yatırım davranışlarını dönüştürme potansiyeline sahip yapısal bir düzenleme niteliğindedir.

Söz konusu düzenleme çerçevesinde, yurt dışında kurulan veya iştirak edilen şirketler aracılığıyla elde edilen yatırım gelirlerinin Türkiye’ye transfer edilmesi halinde, bu gelirlerin yarısı vergi matrahı dışında bırakılmaktadır. Bu mekanizma özellikle yüksek gelir grubunda yer alan mükellefler açısından efektif vergi oranını önemli ölçüde düşürmektedir. Nitekim en üst gelir diliminde yer alan bir mükellef bakımından nominal vergi oranı %40 seviyesine ulaşırken, istisna uygulaması sayesinde bu oran fiilen %20 seviyesine gerileyebilmektedir.

Bu durum, kamu maliyesi literatüründe “vergi teşvikleri yoluyla davranış yönlendirme” yaklaşımı ile uyumlu bir politika aracıdır.⁷ Devlet, doğrudan vergi oranlarını düşürmek yerine, belirli bir yatırım organizasyonunu tercih eden mükellefleri avantajlı hale getirerek ekonomik davranışları yönlendirmektedir.

Bununla birlikte düzenlemenin olumlu yönlerinin yanında eleştiriye açık boyutları da bulunmaktadır. Öncelikle, aynı geliri elde eden mükellefler arasında farklı vergilendirme sonuçları doğurması, vergi adaletinin yatay eşitlik ilkesi bakımından tartışılmasına neden olabilir.⁸ Ayrıca, yalnızca vergi avantajı sağlamak amacıyla oluşturulabilecek yapay şirketleşme modelleri, vergi idaresi ile mükellefler arasında ihtilaflara yol açabilecek bir alan yaratmaktadır.

Öte yandan, düzenlemenin küresel eğilimlerle uyumlu olduğu da açıktır. OECD ve benzeri uluslararası kuruluşların çalışmalarında, ülkelerin sermayeyi çekmek ve yatırımcılarını sistem içinde tutmak amacıyla benzer vergi teşvik mekanizmalarına yöneldiği görülmektedir.⁹ Bu bağlamda Türkiye’de yapılan düzenleme, uluslararası vergi rekabeti dinamikleri açısından değerlendirildiğinde yerinde bir adım olarak kabul edilebilir.

Sonuç itibarıyla, 2026 düzenlemesi, yurt dışı yatırımların bireysel düzeyden çıkarılarak daha kurumsal yapılara yönlendirilmesini teşvik etmekte ve aynı zamanda vergi yükünün optimize edilmesine imkân tanımaktadır.

3. Sonuç ve Değerlendirme

2026 yılında yapılan düzenleme, yurt dışı iştirak kazançlarının vergilendirilmesinde önemli bir paradigma değişikliğine işaret etmektedir. İştirak oranının %20’ye düşürülmesi, istisna uygulamasını daha geniş bir mükellef kitlesi için erişilebilir hale getirmiştir.

Bu çerçevede düzenleme;

  • Vergi yükünü azaltan,
  • Kurumsal yatırım yapılarını teşvik eden,
  • Sermaye hareketlerini yönlendiren

bir politika aracı niteliği taşımaktadır.

Ancak uygulamanın başarısı, hem mükelleflerin bu yapıyı doğru kurgulamasına hem de vergi idaresinin yaklaşımına bağlıdır. Özellikle ekonomik gerçekliğe dayanmayan yapıların tespiti ve önlenmesi, sistemin sürdürülebilirliği açısından kritik öneme sahiptir.

Dipnotlar

  1. James, S. & Nobes, C. (2018). The Economics of Taxation. Birmingham: Fiscal Publications.
  2. Gelir Vergisi Kanunu, md. 22.
  3. Rosen, H. S. & Gayer, T. (2014). Public Finance. New York: McGraw-Hill.
  4. OECD (2020). Tax Policy Reforms. Paris: OECD Publishing.
  5. 7491 sayılı Kanun ile GVK md. 22/4 (01.01.2023).
  6. 29.04.2026 tarihli ve 11257 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı, 30.04.2026 tarihli Resmî Gazete.
  7. Stiglitz, J. E. (2000). Economics of the Public Sector. New York: Norton.
  8. Musgrave, R. A. (1959). The Theory of Public Finance. New York: McGraw-Hill.
  9. OECD (2021). Corporate Tax Statistics. Paris: OECD Publishing.

Barışı Bekleyenler mi, Yasayı Okuyanlar mı Kazanacak?

Son günlerde herkesin aklında aynı soru;
“Yeni bir varlık barışı gelir mi?”

Hani şu, yastık altındaki dövizlerin, yurt dışındaki hesapların “sorgusuz sualsiz” sisteme sokulduğu düzenlemeler… Birçok kişi yine böyle bir kapının aralanmasını bekliyor. Ama Ankara’dan gelen son düzenleme, bekleyenleri değil, harekete geçenleri ilgilendiriyor.

Çünkü bu kez farklı bir şey oldu.

Devlet, “barış” ilan etmeden önce oyunun kurallarını değiştirdi.

Eskiden yurt dışında yatırım yapan birinin kazancı ciddi bir vergi yükü altındaydı. Öyle ki kazandığınız paranın neredeyse yarısı vergiye gidiyordu. Bu da yatırımcı açısından açık bir caydırıcılıktı.

Ama şimdi tablo değişiyor.

Artık mesele sadece “nereye yatırım yaptığınız” değil, o yatırımı nasıl yaptığınız.

Yeni düzenlemeyle birlikte, yurt dışı yatırımlarını bir şirket üzerinden yapanlara önemli bir avantaj getirildi. Üstelik eskiden bu avantajdan yararlanmak için o şirketin yarısına sahip olmanız gerekiyordu. Şimdi ise bu oran %20’ye düşürüldü.

Ne demek bu?

Artık daha küçük sermayelerle, birkaç ortak bir araya gelerek ya da bireysel olarak daha erişilebilir şekilde bu sistemin içine girmek mümkün.

Daha da önemlisi şu;

Elde ettiğiniz kazancı Türkiye’ye getirip belirli süre içinde bankaya aktardığınızda, bu gelirin yarısı vergiden muaf tutuluyor.

Yani basitçe söyleyelim;
Eskiden %40’a varan vergi öderken, şimdi bu oran fiilen %20’ye düşüyor.

Bu küçük bir detay değil.
Bu, yatırım kararını değiştirecek büyüklükte bir fark.

Aslında devletin verdiği mesaj oldukça açık:
“Paranı dışarıda tutabilirsin ama kuralsız değil. Gel, sistemin içinde kal, kurumsal hareket et, vergini de daha az öde.”

Bu bir af değil.
Bu bir “akıllı yatırımcıya davet”.

Ve belki de en kritik nokta şu;

Artık kazanç elde etmek tek başına yeterli değil.
O kazancı nasıl yönettiğiniz, nasıl vergilendirdiğiniz en az onun kadar önemli.

Bugün hâlâ “Acaba bir varlık barışı çıkar mı?” diye bekleyenler var.
Ama bir de sessizce mevzuatı okuyup pozisyon alanlar var.

Görünen o ki, bu yeni dönemde kazananlar ikinci gruptan çıkacak.

Çünkü finans dünyasında artık en değerli bilgi, “duyum” değil; mevzuatın satır

araları.


30 Nisan 2026 Perşembe

Hizmet İhracatında Tam İndirim Dönemi Ve Yurt Dışı İştirak Kazançlarında Yeni Eşik, 11257 Sayılı Cumhurbaşkanı Kararı

Özet

29 Nisan 2026 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan 11257 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı ile hizmet ihracatına sağlanan kazanç indirimi oranı %100’e çıkarılmış, yurt dışı iştirak kazançlarının istisna kapsamına alınabilmesi için gerekli asgari sermaye payı ise %20’ye yükseltilmiştir. Bu düzenleme, teşvik ve vergi güvenliği arasında yeniden kurulan dengeyi yansıtmaktadır. Çalışmada söz konusu değişiklikler, karşılaştırmalı tablo ve uygulama etkileri çerçevesinde analiz edilmektedir.

1. Giriş

Vergi politikası araçları içerisinde teşvikler, ekonomik yönlendirme işlevi görürken aynı zamanda vergi güvenliği açısından risk alanları da yaratmaktadır. Türkiye’de hizmet ihracatı ve yurt dışı iştirak kazançlarına ilişkin düzenlemeler, bu iki yönlü etkiyi açık biçimde ortaya koymaktadır.

11257 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı, tam da bu noktada, bir yandan teşviki artırırken diğer yandan vergi planlaması alanını daraltan yapısal bir müdahale niteliğindedir.

2. Mevzuat Çerçevesi

Düzenleme, 5520 sayılı Kurumlar Vergisi Kanunu’nun 10. ve 5. maddelerinde yer alan mekanizmaların oran ve şartları ile GVK 89 maddesinin 13 bendinin değiştirilmesine dayanmaktadır¹². Bu yönüyle sistematik bir değişiklikten ziyade, mevcut yapının yeniden düzenlenmesi söz konusudur. KVK 10/1-ğ maddesinde değişiklikten önce ” Türkiye'de yerleşmiş olmayan kişilerle, işyeri, kanuni ve iş merkezi yurt dışında bulunanlara Türkiye'de verilen ve münhasıran yurt dışında yararlanılan mimarlık, mühendislik, tasarım, yazılım, tıbbi raporlama, muhasebe kaydı tutma, çağrı merkezi, ürün testi, sertifikasyon, veri saklama, veri işleme, veri analizi ve ilgili bakanlıkların görüşü alınmak suretiyle Maliye Bakanlığınca belirlenen mesleki eğitim alanlarında faaliyette bulunan hizmet işletmeleri ile ilgili bakanlığın izni ve denetimine tabi olarak eğitim ve sağlık alanında faaliyet gösteren ve Türkiye'de yerleşmiş olmayan kişilere hizmet veren işletmelerin münhasıran bu faaliyetlerinden elde ettikleri kazancın, elde edildiği hesap dönemine ilişkin kurumlar vergisi beyannamesinin verilmesi gereken tarihe kadar tamamının Türkiye’ye transfer edilmesi şartıyla, %80’i” nin indirilmesi öngörülmüştü. Diğer şartlar değişmemekle birlikte KVK ve GVK da uygulanan oranlar değiştirilmiştir.

KVK m.5/b’ de ise “Kanunî ve iş merkezi Türkiye'de bulunmayan anonim ve limited şirket niteliğindeki şirketlerin sermayesine iştirak eden kurumların, bu iştiraklerinden elde ettikleri aşağıdaki şartları taşıyan iştirak kazançları;1) İştirak payını elinde tutan şirketin, yurt dışı iştirakin ödenmiş sermayesinin en az % 10'una sahip olması,” değiştirilerek %20 olarak belirlenmiştir.

3. Karşılaştırmalı Yapı: Eski ve Yeni Düzenleme

Aşağıdaki tablo, düzenlemenin teknik boyutunu net biçimde ortaya koymaktadır.

Tablo 1: Hizmet İhracatı ve İştirak Kazançlarına İlişkin Değişiklikler

Düzenleme Alanı

Eski Uygulama

Yeni Uygulama

Etki Analizi

Hizmet ihracatı kazanç indirimi

%50(değişiklikle son uygulanan  oran  %80 olmuştu)

%100-

Efektif vergi yükü sıfıra kadar düşebilir

Yurt dışı iştirak sermaye oranı

%10

%20

Yapay iştirak yapıları sınırlandırılır

Vergi planlama imkânı

Geniş

Daraltılmış

Matrah aşındırma riski azalır

Vergi güvenliği

Görece zayıf

Güçlendirilmiş

Denetim kapasitesi artar

4. Tablo Üzerinden Teknik Analiz

Tablo 1 birlikte değerlendirildiğinde düzenlemenin tek yönlü bir teşvik paketi olmadığı açıkça görülmektedir. Aksine, asimetrik bir politika tasarımı söz konusudur.

İlk satırda yer alan %100 indirim oranı, hizmet ihracatını olağanüstü ölçüde cazip hale getirirken; ikinci satırda yer alan %20 iştirak şartı, aynı ölçüde sınırlayıcı bir etki yaratmaktadır.

Bu durum şu sonucu doğurmaktadır:

  • Aktif ekonomik faaliyet teşvik edilmekte
  • Pasif gelir aktarımı sınırlandırılmaktadır

Dolayısıyla tablo, düzenlemenin arkasındaki temel yaklaşımı net biçimde ortaya koymaktadır.“Üretimi destekle, vergi planlamasını sınırla.”

5. Hizmet İhracatında Tam İndirimin Uygulama Boyutu

%100 indirim uygulaması teorik olarak tam vergi avantajı sağlamakla birlikte, uygulamada belirli şartlara bağlıdır:

  • Hizmetten yurt dışında faydalanılması
  • Gelirin Türkiye’ye getirilmesi
  • İşlemin belgelendirilmesi

Özellikle “faydalanma yeri” kriteri, dijitalleşen ekonomide en kritik tartışma alanı olarak öne çıkmaktadır.

Bu noktada tablo ile birlikte değerlendirildiğinde şu yorum yapılabilir:
Devlet, teşviki maksimum düzeye çıkarırken, uygulama denetimini de aynı ölçüde sıkılaştırmak zorunda kalacaktır.

 

6. İştirak Kazançlarında Yeni Eşik ve Vergi Güvenliği

Tablonun ikinci satırı, düzenlemenin vergi güvenliği boyutunu temsil etmektedir. %20 sermaye şartı, yalnızca oran artışı değil, aynı zamanda bir nitelik filtresi işlevi görmektedir.

Bu değişiklikle birlikte;

  • Düşük paylı iştirakler üzerinden vergi avantajı sağlanması zorlaşmış
  • Ekonomik bağlılık kriteri güçlendirilmiş
  • Uluslararası vergi planlaması alanı daraltılmıştır

Bu yönüyle düzenleme, OECD’nin BEPS yaklaşımıyla da uyumlu bir çerçeve sunmaktadır³.

7. Tartışma

Tablo 1’in ortaya koyduğu yapı, klasik teşvik modellerinden farklı olarak “dengeleyici vergi politikası” yaklaşımını yansıtmaktadır.

Ancak uygulamada şu riskler göz ardı edilmemelidir.

  • Hizmet ihracatı kapsamında yapay işlemler oluşturulması
  • Transfer fiyatlandırması ile örtüşen alanlar
  • İdari yorum farklılıkları

Bu nedenle düzenlemenin başarısı, büyük ölçüde uygulama birliğine bağlı olacaktır.

8. Sonuç

11257 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı, Türkiye’nin vergi sisteminde önemli bir paradigma değişimini temsil etmektedir. Tablo üzerinden yapılan analiz, düzenlemenin iki temel eksende şekillendiğini açıkça ortaya koymaktadır:

  • Maksimum teşvik (hizmet ihracatı)
  • Artırılmış kontrol (iştirak kazançları)

Bu yapı, hem ekonomik büyümeyi destekleyen hem de vergi tabanını koruyan dengeli bir yaklaşım sunmaktadır.

Ancak uygulamada ortaya çıkabilecek belirsizliklerin giderilmesi için ikincil düzenlemelere ihtiyaç bulunmaktadır.

Dipnotlar

  1. 5520 sayılı Kurumlar Vergisi Kanunu, m.10, GVK m.89/13
  2. 5520 sayılı Kurumlar Vergisi Kanunu, m.5/1-b
  3. OECD, Base Erosion and Profit Shifting (BEPS) Raporları

Kaynakça

  • 5520 sayılı Kurumlar Vergisi Kanunu
  • 193 sayılı Gelir Vergisi Kanunu
  • 11257 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı
  • OECD BEPS Eylem Planları
  • Hazine ve Maliye Bakanlığı yayımları

 

21 Nisan 2026 Salı

Emperyal Gerilim Altında Siyaset, Muhalefetin Sertleşen Dili, Ecevit Mirası ve Egemenlik Tartışması

Özet

Bölgemizde yaşanan savaş ortamında emeryalistler arasındaki çatışmaların gittikçe su yüzüne çıktığı, halklara başka başka hikayeler anlatırken, arka planda birbirleri hakkında çevirdikleri oyunlar daha da görünür hal almaktadır. Bu durum teorik olarak sol tarafından bilinmesine rağmen halkaların açıktan öğrenmesine ve görmesine de neden olmaktadır. Emeperyalist iki yüzlü siyasetin ortaya çıkardığı açık, görünür ve  riyakarlık ortamında, ülke içerisine  de yansıyan tartışmalara  neden olmaktadır.

Bu makale, Türkiye’de muhalefetin son dönemdeki sertleşen siyasal söylemini, Bülent Ecevit’in 1970’lerdeki anti-emperyalist ve egemenlik temelli siyasal pratiği ile birlikte incelemektedir. Makale, Özgür Özel’in güncel çıkışını sistem içi hukuk ve kurum eleştirisi çerçevesinde değerlendirirken, Ecevit dönemindeki siyasal restleşmenin somut egemenlik üretimiyle ilişkisini ortaya koymaktadır. Ayrıca Macaristan seçimleri üzerinden yalnızca iktidar değişiminin sistemsel dönüşüm için yeterli olmadığı tartışılmakta; Türkiye gibi kurumsal devlet geleneği güçlü ülkelerde kalıcı dönüşümün ancak yapısal yeniden inşa ile mümkün olacağı ileri sürülmektedir. Makale, “restleşme siyaseti” ile “dönüşüm siyaseti” arasındaki ayrımı emperyal gerilim bağlamında ele almaktadır.

Anahtar Kelimeler: Emperyalizm, Ecevit, Özgür Özel, muhalefet dili, egemenlik, kurumsal dönüşüm, Macaristan, siyasal söylem.

1.  Giriş

CHP’nin Ataşehir Belediye Başkanı Onursal Adıgüzel ’in belediye bürokratları ile birlikte  göz altına alınması üzerine, CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in İstanbul Ataşehir’de yaptığı miting (mitingi eylem olarak değerlendiriyorlar kendileri) konuşmasında seçim talebi üzerinden Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yönelik “Güvendiğin herkesi al gel, hepinizi yeneceğiz” (ABD başkanı ve Ankara Büyükelçisi  “Trump, Tom Barack’a da güvendiğin kimse onu da al gel, seçimde hepinizi yeneceğiz” ) çıkışı, Türk siyasetinde sert bir meydan okuma olarak yankı bulmuştur.¹ Bu söylem, özellikle uluslararası gerilimlerin yoğunlaştığı bir dönemde, yalnızca iç siyaset değil dış güç dengeleri bağlamında da tartışılmıştır.

Bu çıkış, bazı yorumlarda Bülent Ecevit’in 1970’lerdeki anti-emperyalist siyasal duruşuyla karşılaştırılmıştır. Ancak bu karşılaştırma, içerik düzeyinde önemli farklılıklar barındırmaktadır. Çünkü, Ecevit’in siyasal pratiği egemenlik üretimi üzerine kuruluyken, güncel muhalefet dili daha çok sistem içi hukuk ve kurum eleştirisi çerçevesinde şekillenmektedir.

2. Ecevit, Egemenlik ve Anti-Emperyalist Siyasal Pratik

Bülent Ecevit’in 1970’li yıllardaki siyasal hattı, yalnızca söylem düzeyinde bir sertlik değil, doğrudan egemenlik üretimine dayalı bir devlet pratiğidir.

1974 Kıbrıs Barış Harekâtı, ABD ambargosu ve NATO baskılarına rağmen alınmış stratejik bir egemenlik kararıdır.² Aynı şekilde haşhaş üretimi politikası, Türkiye’nin tarım ve ekonomik bağımsızlığı açısından ABD ile ciddi bir gerilim yaratmıştır.

Bu dönemin karakteristik özellikleri;

·         Egemenlik merkezli siyasal kararlar,

·         Dış baskılara karşı kurumsal direnç,

·         Söylem ile eylem arasında doğrudan bağ,

Ecevit’in bu tutumu, onun için meydan okumanın sadece söylemden ibaret olmadığını, somut eylemlerle desteklenen bir anti-emperyalist duruş olduğunu göstermektedir.

Bu nedenle Ecevit’in siyasal hattı, yalnızca “restleşme” değil, fiili bağımsızlık üretimidir.

3. Özgür Özel, Sistem İçi Hukuk Temelli Muhalefet

Özgür Özel’in çıkışı ise mevcut iktidarın belediyelere yönelik yargı ve idari işlemlerine karşı geliştirilmiş bir siyasal söylem niteliğindedir. 2025 Mart’ın 19 ’undan bu tarafa CHP üzerinde mevcut iktidarın  uyguladığı abluka, siyasette de normal yollardan bir çıkış yolu bırakmamaktadır.  Bunun ortaya çıkardığı sisyaset ortamı dilinin de gerilmesine ve söylemin hedefinin değişmesine yol açmaktadır. CHP genel başkanının son konuşmalarında ortaya çıkan zorluğu ifade eden nitelikteki söylemler bazı soruları da sordurmaktadır.

Bu söylem;

·         Hukukun ihlali iddiasına dayanır,

·         Sistemin kendisini değil, sistemin uygulanışını hedef alır,

·         Kurumsal reformdan ziyade siyasi değişim talep eder,

Bu nedenle Özel’in söylemi, Ecevit’in egemenlik üretici siyasetinden farklı olarak, sistem içi düzeltici bir muhalefet hattına oturmaktadır. Bu hattı da ara- genel seçim söylemi üzerinden biran önce mevcut iktidar yapısının, halkın gerilen ekonomik, sosyal ve siyasal geriginliğinin giderilmesine bağlamaktadır. Ortaya çıkan siyasi gerilim, Özgür Özel ve ekibinin CHP nin başına geldiğinde sergilediği uzlaşmacı siyasetten çok uzaklaştığını da göstermektedir.

4. Macaristan Örneği, İktidar Değişimi ve Sınırları

Macaristan’da 2026 seçimlerinde uzun süreli Viktor Orbán iktidarının sona ermesi, bazı çevrelerde “baskı rejimlerinin kalıcı olmadığı” yönünde bir yorum üretmiştir.³

Ancak bu yorum eksiktir. Çünkü;

·         İktidar değişimi anlayışı ile , sistem dönüşümü anlayışı eşit değildir,

·         Kurumlar değişmeden siyasal yapı aynı kalabilir,

·         Muhalefetin “kim gelirse gelsin değişim” yaklaşımı sürdürülebilir değildir

Macaristan muhalefetinin stratejisi “Orbán gitsin, yerine kim gelirse gelsin” şeklindeydi. Halka güvenli bir gelecek hedeflemeyen, sadece iktidarı değiştirmeyi amaçlayan bu yaklaşım, kalıcı dönüşüm için yeterli olup olmayacağı tartışmalıdır.

Türkiye bağlamında bu durum daha da belirgindir, çünkü devlet geleneği ve kurumsal yapı daha derin bir süreklilik taşımaktadır. Uygulanan yeni Cumhurbaşkanlığı sistemi diye adlandırılan rejimle de kurumsal yapının yerine konulan ancak kurumların işleyişini ortadan kaldıran daha katı bir uygulama ortaya çıkarmaktadır.

5. Kurumsal Yapı ve Yapısal Kriz

Uluslararası raporlar, Türkiye’de sorunun yalnızca iktidar değişimiyle açıklanamayacağını göstermektedir. Yargı bağımsızlığı, medya yapısı ve kurumsal denge mekanizmaları yapısal sorun alanları olarak tanımlanmaktadır.⁴

Bu durum şunu ortaya koymaktadır. Sorun yalnızca “kim iktidarda” değil, “iktidarın hangi kurumsal yapı içinde işlediğidir.”

Kurumsal yapı değişmeden siyasal aktör değişimi kalıcı dönüşüm üretmez. Çok daha rejmin derin kriz yaratan sorunları uygulamalar yapıldıkça görünür hale gelmektedir. Uzun bir gelenek olarak var olan meclis üzerinden yürütülen işleyiş gittikçe işlevsiz hale gelir bir yapısal sorun haline gelmektedir.

Adalet Bakanı Gürlek, basına yaptığı açıklamada 12. Yargı Paketi'ne ilişkin soruya "12. Yargı Paketi'ni Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'ne sunduk. Oradan geçtikten sonra da Adalet Komisyonu... İnşallah o sırada da kamuoyuna bilgilendirme yapacağız." yanıtını vermiştir. Kurumsal yapıların nasıl değiştiğini bu örnek bize göstermektedir.

6. Dönüşüm ve İktidar Siyaseti Ayrımı

Siyasal mücadeleler çoğu zaman “iktidarı kim kazanacak?” sorusu etrafında şekillenir. Oysa bu soru, meselenin yalnızca yüzeyini ifade eder. Asıl belirleyici olan, iktidarın hangi kurumsal yapı içinde ve hangi siyasal mantıkla kullanılacağıdır. Bu noktada siyaset iki temel hatta ayrılır, iktidarı ele geçirmeye odaklanan siyaset ile sistemi dönüştürmeyi hedefleyen siyaset.

İktidar odaklı siyaset, doğası gereği kısa vadeli ve seçim merkezlidir. Bu yaklaşımda temel amaç, mevcut düzen içinde güç dengelerini değiştirerek yönetim yetkisini elde etmektir. Ancak bu tür bir siyaset, çoğu zaman mevcut kurumsal yapıyı veri kabul eder. Yargı, bürokrasi, medya ve ekonomik ilişkiler ağı sorgulanmadan devralınır. Bu nedenle iktidar değişse bile, bu yapılar içinde hareket eden yeni aktörler zamanla benzer refleksler geliştirme eğilimine girer. Türkiye’nin çok partili siyasal tarihi, bu döngünün tekrarlandığı örneklerle doludur. 1950’de Demokrat Parti’nin yükselişi, 1970’lerde farklı koalisyonlar, 1990’lar boyunca değişen hükümetler—her biri iktidarı değiştirmiş, ancak devletin işleyiş mantığını köklü biçimde dönüştürememiştir.

Buna karşılık dönüşüm odaklı siyaset, iktidarı bir amaç değil araç olarak görür. Bu yaklaşımda esas mesele, kurumsal yapının yeniden inşasıdır. Yargının bağımsızlığı, medya alanının çoğulculuğu, bürokrasinin hesap verebilirliği ve ekonomik güç ilişkilerinin şeffaflığı, yalnızca teknik reform başlıkları değil, doğrudan siyasal dönüşümün temel unsurlarıdır. Bu nedenle dönüşüm siyaseti, seçim kazanmanın ötesinde toplumsal bir yön ve güven duygusu üretmek zorundadır. Halkı yalnızca oy veren bir kitle değil, bu dönüşümün öznesi olarak konumlandırır.

Emperyal gerilimlerin yoğun olduğu ülkelerde bu ayrım daha da belirgin hale gelir. Çünkü bu tür ülkelerde siyasal iktidar yalnızca iç dinamiklerle değil, aynı zamanda dış güç ilişkileriyle de şekillenir. Bu bağlamda anti-emperyalizm, retorik bir söylem olmaktan çıkıp kurumsal bir mesele haline gelir. Ekonomik bağımlılık ilişkileri, enerji politikaları, savunma stratejileri ve finansal sistemin yapısı, siyasal egemenliğin sınırlarını belirler. Dolayısıyla gerçek bir dönüşüm, bu alanlarda da yeniden yapılanmayı gerektirir.

Tam da bu noktada güncel muhalefet söyleminin sınırları ortaya çıkmaktadır. Mevcut söylem, ağırlıklı olarak hukukun ihlali ve demokratik standartların aşınması üzerinden kurulmaktadır. Bu önemli olmakla birlikte, tek başına yeterli değildir. Çünkü hukuk devleti talebi, mevcut kurumsal yapının nasıl yeniden tasarlanacağı sorusuna cevap vermediği sürece, eksik kalır. “Kurallara uyulsun” demek ile “kurallar nasıl olmalı” sorusuna cevap vermek arasında niteliksel bir fark vardır.

Bu nedenle dönüşüm siyaseti, yalnızca mevcut iktidarı eleştirmekle yetinemez, aynı zamanda alternatif bir kurumsal mimari ortaya koymak zorundadır. Aksi halde siyasal mücadele, aktörler arası bir rekabete indirgenir ve sistemin kendisi sorgulanmadan kalır.

Sonuç olarak, iktidarı ele geçirmek ile sistemi dönüştürmek arasındaki fark, yalnızca stratejik değil, tarihsel bir ayrımdır. Birincisi siyasal döngüyü yeniden üretir; ikincisi ise o döngüyü kırma potansiyeli taşır. Türkiye’nin içinde bulunduğu emperyal gerilim ve kurumsal kriz bağlamında, bu ayrım yalnızca teorik değil, doğrudan pratik sonuçlar doğuracak bir nitelik kazanmaktadır.

Sonuç

Özgür Özel’in çıkışı, mevcut siyasal atmosferde güçlü bir muhalefet refleksi olarak değerlendirilebilir. Ancak Ecevit örneğinde görülen türden bir egemenlik üretim kapasitesi taşımamaktadır.

Türkiye gibi emperyal gerilimlerin yoğun olduğu ülkelerde siyasal dönüşüm, yalnızca iktidarın değişmesiyle değil, kurumsal yapının yeniden inşasıyla mümkündür.

Bu bağlamda temel ayrım açıktır,

Restleşme siyaseti, Anlık siyasal etki üretir

Dönüşüm siyaseti, Tarihsel ve yapısal sonuç üretir

Tarih, yalnızca meydan okuyanları değil, sistemi dönüştürenleri hatırlar.

 

Dipnotlar

¹ Özgür Özel, Ataşehir konuşması, Nisan 2026.
² Bülent Ecevit, 20 Temmuz 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı Konuşması,
³ Euronews Türkçe, “Macaristan seçimleri”, 2026.
⁴ HRW & ICJ, Türkiye İnsan Hakları Brifingi, TBMM sunumu, Kasım 2025.