13 Nisan 2024 Cumartesi

İDEOLOJİSİZ İDEOLOJİ !!!...

 İdeoloji “…düşün bilimsel, toplumsal ya da siyasal bir öğreti oluşturan, ülkü olarak da benimsenebilen, kişi ve kurumların davranışlarına yön veren düşünceler bütünü. “olarak Oxford Languages tanımlamaktadır. Türk Dil Kurumu sözlüğünde ise” Siyasal veya toplumsal bir öğreti oluşturan, bir hükûmetin, bir partinin, bir grubun davranışlarına yön veren politik, hukuki, bilimsel, felsefi, dinî, moral, estetik düşünceler bütünü” olarak tanımlanmaktadır.

Uzunca bir zamandan bu tarafa ülkemizde bir düşünme sorunu yaşanmaktadır.  Bizde 12 Eylül 1980 ile başlayan ve 1989 Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğinin ( çok önceden sosyalist düşünceden vaz geçilmişti ama bu tarihte resmileşmesi) resmi olarak sosyalist düşünceden vaz geçmesi ile Dünya’da yeni bir dünya düzeni kurulması için bazıları özellikle de liberaller çok sevinmişti.

Bu iki olayın altında yatan temel araç üretim ilişkilerinin ve gelir dağılımının ortaya çıkardığı yeni durumlar. Ülkemizde 1980 askeri cuntası ile ekonomi ray değişikliğine giderek bir yol ayırımına girmiş, ithal ikameci rayından çıkıp ihracatçı yeni bir raya geçmiştir. Süreç içerisinde emeğin milli gelirden aldığı pay azalmış, sermayenin payı ise artmıştır. Birikim ekonomisi tercih edilerek zengin daha zengin olmuş, yoksulluk gittikçe artan bir seyirle, bugün nüfusun büyük bir kesiminin açlık sınırında yaşamasına neden olmuştur.

Dünyada ise 1917 yılında Çarlık Rusya’sında yeni bir ülkü olarak kurulan sosyalizm, yoksulluk içerisinde yaşayan işçiler ile köylülerin kısa zamanda bütün ihtiyaçlarını karşılayacak, barınma, eğitim, sağlık ve temel ihtiyaçların karşılandığı, bilim ve düşüncenin yeşerdiği insanca bir yaşamın ilk ışıkları olan bir düzen kurulmuş.

İnsanlık adına umut verici olan ve çalışanların ve yoksulların gelecek umudu olan yeni düşünce tarzı, düşün bilim, toplumsal ve siyasal alanda insanlığın gelişmesinin, hayatını kolaylaştıran, sadece kendi için değil bir toplum ve doğa içinde yaşanılacak bir ortak idealin, ideolojinin kaynağı olarak görülmüştür.

Dünyada ise adaletsizlik yaygınlaşmış, yoksul ile zengin arasındaki makas açılarak adeta bir uçuruma dönmüştür. Açlık sınırında yaşayanlar dünya nüfusunun yarsından daha fazlası haline gelmiştir.

Mal ve mülkün kaynağının toplum olduğu, eşit ve özgür bir şekilde insanlığın yaşanılan zamanda, ihtiyaçlarının eşit ve adil olarak karşılandığı bir ülkü olarak yer bulmuştur.

Modern ulus, ulusal devletlerin ortaya çıkması ile inançlardan ayrı olarak sosyal sözleşmeler olarak ifade edilen hukuksal metinlerde mülkiyet hakkı yer bulmuştur. Ancak kaynağı belli olan ve yasal kurallara dayanan çalışma ve biriktirme şeffaf, hesap verilebilir bir denetim sürecinde topluma karşı açık hale getirilmiştir.

İnançsal olanın dışında aleni ve hesap verilebilir bir birikim yaslarla korunmuştur. Kamusal olanın yasalar ile aleni hale getirilmesi toplum ( Anayasa, yasa, vb. gibi)sözleşmesine göre kamunun bilgisine sunulmalıdır. Ancak bu kamusal olanın, inançsal olarak saklanmak istenmesi veya ölçüsüz bir servet olarak biriktirilip sahiplenilmesi izaha muhtaçtır.  Toplumun önüne çıkanların, servetin kullanımın bu dünyada kendisine verilerek emanetçi olarak bulundurduğunu söylemesi, açıkça ölçüsüz olarak biriktirip sahip olunan zenginliğin halktan saklanmasından başka bir şey değil olsa gerek.

Bunca yoksulluğun olduğu, neredeyse yoksulluğun toplam ülke nüfusunun yarsından fazlasına ulaştığı,  nüfusun dörtte birinin devlet yardımlarıyla ayakta zor durduğu ülkemizde önemli derecede dikkat çekmektedir. On altı milyon emeklinin, on üç milyonunun, on bin lira veya çevresinde emekli maşı aldığı, çalışanların yarısının asgari ücret ve azıcık üstünde ücretle çalıştığı koşullarda, kamusal yerlere aday olanların servetlerinin kendilerine değil, Allaha ait olduğunu söylemesi akla başka sorular getirmektedir.

Geniş bir yoksulluğa itilmiş olan kesimlerin aklına neden bu servetin idaresinin kendilerine verilmediği, yoksa kendilerinin Allah’ın kulu olmadıkları mı? gibi gereksiz bir soru sormalarına neden olabilecektir.

Toplum, her ne denilirse denilsin, bir sınıflar ayrımına tabidir. Bir tarafta ne adına olursa olsun biriktirilmiş uçsuz bucaksız servete sahip olanlar, diğer tarafta ise açlık sınırı altında yaşayan yoksul olan kesimler. Diğer taraftan toplumsal sınıfların olmadığını, kaynaşmış, imtiyazsız bir toplum olduğumuzu söyleyip ideolojiler öldü, yaşasın sömürü düzeni diyenler.  Sağ sol yok yaşasın orta yol diyenler. Düşünce öldü diye akıl ve mantığa gerek olmadığını düşünüp buna göre vasat bir siyaset üretenler.

Toplumun mutluluğu, refahı içerisinde yaşaması için fikir üretenler yok sayılırken, bazı siyasilerin ve siyasi partilerin, toplumun davranışlarına yön veren politik, hukuki, bilimsel, felsefi, dinî, moral, estetik düşünceler bütünü olan ideolojiden vaz geçip çoraklığa halkı mahkûm etmektedirler.

Sol ve sağ anlayışı harmanlayıp, orta yol diye vasat bir siyasete hapis edenler,  haksız, hukuksuz sömürünün devam etmesini isteyenler ve toplumun refahı ve mutluluğu için halkı düşünmekten korkutanlar, ideolojisiz ideolojiye övgü düzenlerdir.

 

 

 

İKLİM DEĞİŞİR MEVSİMLER AKDENİZ OLUR

 

Belki ülkemize güzel günler gelir ve halkımız gülümser.  Bir beklenti, bir umut her şey güzel olur, ağaçlar yeşerir, orman olur. Bozkırlar çiçek açar yeni bir hayat doğar ve insanımız derin bir soluk alır ve gülümser.

İnsanlığın epey bir zamandır yaşadığı dünya ile sorunları var. Çevre diye söylenen ve var oluşumuzun varlık nedeni, kaynağı doğayı zapt etme çabası.

Doğa insanlığa bütün kaynaklarını sundukça, insanlık bu kaynaklar üzerinden medeni koşulların yaratılmasına çalışmış, kendi varlığının bir parçası olmuş.

Zaman gelmiş ona yalvarmış, zaman gelmiş ona öfkelenmiş ama hiçbir zaman ondan vaz geçememiş. Onu korumuş, hatta bir birlerinin eksikliklerini giderir olmuşlar.

Ta ki, zaman gelip insanlığın bu gizli anlaşmayı tek taraflı olarak bozana kadar.  İnsanlık bu anlaşmayı bozmuş ve doğaya ve kurallarına karşı durmaya çalışmış. Bir ölçüde doğanın kurallarına kafa tutmuş, onu kendi çıkarı için ehlileştirmeye çalışmış. İçerisindeki kaynakları elde etmek ve doğayı eksiltmek için her türlü oyunu oynamış.

Gün gelmiş suyunu yok etmiş, gün gelmiş toprağını yok etmiş, gün gelmiş ağacını ve çiçeğini kırmış. Doğanın boynunu bükmek istemiş.

Doğa direnmiş, kesilen ağacının yerine yenisini yetiştirmiş, toprağının zamanla eski haline getirerek verimini artırmış, suyu kaybolmuş ancak o yılmadan suyunu tekrar aktır olmuş.

Hava bulutlanmış, kızgınlığını ve bütün öfkesini yeryüzünden çıkarırcasına sicim gibi yağmış. Doğanın dengesi birden bozulmuş. Ancak insanlık, ondan ne almış ise o fazlasıyla geri almış.

 İnsan yeni bilgiye ulaştıkça doğanın kurallarını öğrenmiş, onun yaratığı bütün kaynaklara sahip olmak istemiş.  Hiç doymazcasına ne var ne yok içerisinden sokup almak istercesine vahşi bir kıyıma tabi tutmuş.

Zaman gelmiş insanlık, kendi ihtiyaçlarından fazla üretmeye, daha fazla şeye sahip olmaya başlayınca, doğanın dengesi geri gelmemecesine bozulur olmuş. Eskisi gibi insanlığa yetecek olmaktan çıkmaya başlamış.

İnsanlığın temel gereksinmesi olan oksijen bile üretemez olmuş. Havası suyu, toprağı kirlenir olmuş. Doğanın ciğerlerine kadar girmek için insanlık her türlü alet edevatı kullanarak canını acıtır olmuş. Doğa bu kez kaynaklarını daha derinlere saklamaya, en kıymetli şeyleri bir biriyle karıştırarak, ayrışmaz hale getirmeye ve kendini korumaya çalışmış.

Öfkesi yükselir olmuş, daha çok insanlığa zarar verecek, sele, kasırgaya, heyelana, depreme, vb. şeylere dönüşerek insanlığın unutamayacağı yaralara neden olmuş.

Çoğu zaman, doğadan daha çok insanlık kendi yaptığı şeylerle kendi varlığının vaz geçilmez parçası olan doğaya zarar vermiş. Kar hırsına yenilmiş. Daha fazla kazanç uğruna doğanın kuralarını hiçe saymış.

Maden çıkarılmayacak yerden maden çıkarmış, ev yapılmayacak yere, ağaçları keserek oteller yapmış, suyun akış yoluna evler inşa etmiş.

Sermaye daha fazla doğayı tahrip ederek daha fazla kar derdine düşmüş, Dağları delmiş, ağaçları kesmiş, ekim alanlarına ev yapmış gittikçe doğal kaynakları kurutmaya başlamış. Bu en zor koşularda hiçbir güvenlik önlemine, çevre koşullarının korunmasına bakmadan daha fazla biriktirmeye, daha çok şeye sahip olmaya çalışır hale gelmiş. Buna doğayı korumayı anayasasına yazan ve bunlar için kurulan kurumlarda göz yummuş.  Çevre değerleme raporlarının gerektiği gibi olmasını arar olmaktan vazgeçmiş.  Yoksul halkı iş ve aş ile ikna etmeye çalışılmış, doğanın öfkesi halktan saklanır olmuş.

Ne zaman ki insanlar ölmeye başlamış, o zaman yaşadığımız doğanın ayağımızın altından kaydığının farkına varmaya başlanmış. Yeryüzü yetmemiş gökyüzüne turlar düzenler ve oraları keşfeder hale gelmek için yeni araçlar yaratmış.

İnsanlar ölmüş,  kar hırsı hiç oralı olmamış. Sömürü ve talan eksilmemiş. Kocaman dağ yürümüş, işçiler toprak altında kalmış hiçbir sorumlu bulunamamış.

Sömürü ve talan ekonomisi durmadan, doğa bir nefes almayacak olmuş. İnsanlığa zarar veren ve kendi yok oluşuna sebep olacak iklimler değişmeden mevsimler Akdeniz olmayacaktır.

 

EMEKLİNİN TOPLUMDAKİ YERİ, BİR VAR BİR YOK

 

 

İnsanlar doğar, büyür ve ölürler. Yetişkin olduklarında topumda çeşitli roller alırlar.  Anne, baba sosyal roller olduğu gibi, maddi üretim sürecinde işçi, patron ya da bir meslek sahibi olarak yaptığı işe göre taksici, tamirci, mali müşavir, öğretmen, doktor, öğrenci vb. gibi.

İnsanlar üreterek hayatlarını sürüdürler. Yaşamlarının büyük bir kısmını çalışarak geçirirler. Gelişmiş toplumlarda genç yaşlarda çalışarak geçirilen hayatlarının önemli bir bölümünde yaşlandıklarında da rahat bir hayat sürmesi için ücretlerinden( maaşlarından) kesintiler yapılarak devlet tarafından biriktirilir. 

Bu herkes tarafından bilinen, Sosyal Sigortalar Kurumuna ücretlerimizden(maaşlardan) kesilen tutarlardır. Bu kesintinin bir miktarı sağlık harcamalarını oluşturur. Çalışanların çalışırken ya da emekli olduğunda karşılaşacağı hastalıkların tedavisini karşılamak için olur. Önemli bir kısmı da emekli olduklarında, rahat bir hayat sürmelerini sağlamak üzere emekli maaşı almalarını sağlamak için olur.

Her sosyal devlet, sosyal sigortalar kurumuna çalışanlardan yaptığı kesintilerin yanı sıra, milli bütçeden bir miktar katkıda bulunur. Bu sosyal devlet olmanın gereğidir. Hiçbir sosyal devlet bu harcamaları devlete bir yük olarak görmez.

Genç yaşında çalışmaya başlayan bir çalışan, uzunca bir dönem, alın terinden kesilen bu tutarların devlet tarafından doğru bir şekilde kullanılarak, sağlık harcamaları için ve emekli olduğunda yaşamını sürdürecek tutarda bir emekli maaşı almasını bekler.

Üretimden çekilen emekliler, toplumsal başka bir kategoriye girerler. Tüketici olurlar, Tüketici olmaları mal ve hizmet üretenlerin, ürettikleri ürünleri tüketerek aynı zaman da bir fon sağlayıcısı olurlar. Milli gelire katkı sunmaya devam ederler.

Üretimle başlayan çalışanların hayatları tüketimle sürer. Devlet gençken ülkenin kalkınmasına, büyümesine ve geleceğe güvenle bakması için alın terini dökenlerin, emekli olduklarında insanca yaşamalarını,  bir minnet duygusu ile ve ödemiş oldukları sosyal güvenlik ödentileri ile insanca yaşamalarını sağlayıcı önlemler almalıdır.

Tüketim sadece ihtiyaçların karşılanması değildir. Aynı zamanda insanların kimliklerini ve toplumsal değerlerini oluşturma biçimidir de.

Emekliler, üretirken nihai amaç olarak emekli olduklarında hasta olduklarında hastane ve ilaç ihtiyaçlarının karşılanmasını isterler. Ne yazık ki emeklilerin aldığı ilaçların birçoğuna artık bir katılım bedeli ödemektedirler.

Emekli maaşlarına gelince bunu söylemeye bile gerek yok. Tam bir yoksulluk içerisinde iki yakaları bir araya gelmeden yaşamak orunda kalmaktadırlar. Ev kiraları, yeme –içme, giyinme ve sosyal etkinlikleri, maaşlarıyla karşılanamayacak düzeydedir.

 AKP iktidarının enflasyona emeklilerimizi ezdirmeyeceğiz lafı hep havada kalmaktadır. Bir söz var ya çeken bilir diye, gel bir de emekliye sor bakalım eziliyor mu enflasyona, ezilmiyor mu?

Oransal olarak yüzde 49,25 artırdık denilmesi emeklilerde bir hayal kırıklı, kendi varlıklarını yeniden sorgulamaya neden oldu. Önce on bin TL oldu denilen emekli en alt maaşları, sürekli yüzde oranlarla artırıldığı halde yaklaşık altı milyon emeklinin maaşında hiçbir değişme olmadı. Aldığı yine on bin TL oldu.

Yüzdelerle emekli maaşını şu kadar artırdık demenin emekliye hiçbir faydası olmadı. Asıl sorun emeklilerin yaşamlarını insanca sürdürebilecekleri bir (yüzde olarak artırdık deyip, hiç artırma yapamamış olmak yerine) yaşamını sürdürebilecek insanca bir emekli maaşının ödenmesi zorunlu hale gelmektedir.

Her ay açıklanan açlık ve yoksulluk rakamlarına bakıldığında emeklilerin maaşları mutlak yoksulluğun da altında kalmaktadır. Yaşamlarını sürdüremez hale gelmektedirler.

İktidar emeklilere ödedikleri maaşlarla, emeklilere verdiği toplumsal değeri göstermektedir. Emeklilerin toplumsal kimliklerini, toplumun yaşlılara gösterdiği değeri yerle bir etmektedir. Hükümetin, emeklilerin toplumsal statülerini, saygınlını ve sosyal ilişkilerde görünürlüğünü yok edecek derecede bir emekli maaşlıyla verdiği değeri göstermektedir.

Emekliye verilen toplumsal kimlik ve statü, AKP iktidarının verdiği değerle ancak bu kadar olabilmektedir. Varlığı bile, beli olmayan. Bir var bir yok.

 

BEKLENEN KARA TREN GELMİYOR ARTIK

 



Çalışanlar ve emekliler açısından zor bir yıl geride kaldı. Zordu ama yapacakları başka da bir şey yoktu. Örgütlü çalışan kesimler toplu sözleşmelerle, bir nispette olsa haklarını almak için üretimden gelen güçlerini kullanarak, kısmi de olsa haklarını ve menfaatlerini koruyabiliyorlar.

Yaklaşık on altı milyon emekli, örgütlü olmadığı, kendi aralarında kurmuş oldukları sendikaları olsa da bu sendikal kuruluşları iktidarın tanımadığı ve her fırsatta kapatmak istediği aşikâr. Ancak örgütlü olmasalar da önemli bir oy baskısına sahip oldukları da ortada. Emekliler partisi kursalar neredeyse iktidar olabilirler.

Temmuz 2023 ayında yapılan yüzde yirmi beş ücret artışından yaklaşık dokuz milyon emekli yararlanamamış, aldığı 7.500 TL, maşlarda artış olmasına rağmen değişmemiş ve aynı emekli maaşını almaya devam etmişlerdir. O zaman öğrendiler ki, asıl maaşları yüzde yirmi beş artışa rağmen değişmeyen bir kök ücretleri olduğu. Kök maaşlarında bir düzenleme yapılmadan yüzdelerle artırılan tutarlar, enflasyona tuş olup hep yenilip, sırtı yerden kalkmayan emekliler, yine aynı sonuçla karşı karşıya kalabilirler.

Hükümet düşük kalan emekli maaşlarına, bütçeden lütufta bulunup bir ilave ücret ilave ederek dokuz milyon kişiye 7.500 TL emekli maaşını verebildiler.

Emekliler açısından şarkı sözü gibi, bir acayip bekleyiş, sanki dakikalar yok, yıllar geçiyor, ancak bir türlü hayatlarının ikinci baharında bir türlü refaha kavuşamıyorlar.  Bu yaşadıkları ülkede, alın terlerini akıttıkları,  hayatlarının en güzel günlerini çalışarak hizmet geçirdikleri zamanları hiç yokmuş gibi davranılmaktadır. Hükümet tarafından sanki bütçeye bir yük gibi görülmeye başlamaktadırlar. Maliye Bakanının enflasyonun konusunda söylediği sözler. Sanki enflasyonun tek nedeni alın teriyle mal ve hizmet üretmek için hiçbir fedakârlıktan sakınmayan çalışanlar.

Emekli olmadan önce çalışanlar, bu ülkenin Sosyal Güvenlik Kurumuna; bir sağlık için, iki emeklilik için prim öderler. Bu primler hasta olduklarında hastanelerden yararlanmak, emekli olduklarında ise insanca yaşayabilecekleri bir emekli maaşı almak içindir. Bu biriken paralar değerlendirilir ve emeklilere maaş olarak ödenir.

Bu sisteme sosyal politikalar açısından, primli ödemler sistemi olarak adlandırılır. Yani hükümetler emeklilere boş yere emekli maaşı ödemezler. Çalışanların zamanında ödedikleri primleri maaş olarak geri öderler. Bütün ülkelerde sosyal güvenlik kurumlarına genel bütçeden bir kaynak aktarılır.

TÜİK beklenen Aralık ayı enflasyon rakamlarını açıkladı. Herkes çalışanların ve emeklilerin ne kadar maaş alacaklarını hesaplamaya başladılar. Enflasyon artışlarına bakıldığında memur ve memur emeklilerin maaşları hesaplanabilirken, BAĞ-KUR ve SGK emeklilerin maaşları sadece enflasyon rakamlarına bakıldığında çok düşük kalmaktadır. Bu tutarlar üzerinden Milli hasıladaki artıştan ve ülkedeki büyümeden ne kadar yararlanacakları henüz belli değil.

Bir de yaklaşık dokuz milyon emekli için kök ücret sorunu bulunmaktadır. Hükümet bu kök ücrette bir düzenleme yapmaz ise emeklilerin maaş artışları yine beklenenin çok altında kalabilecektir. Kök ücretin hükümetin insafına bırakılmadan bir yasal düzenlemeyle kalıcı bir hak olarak çözüme kavuşturulması gereklidir.

Bütün bunlar olurken ülkemizde sadece çalışanlar ve emekliler yaşamamaktadır. Diğer taraftan sermaye birikimine sahip belirli bir kesim de bulunmaktadır. Faiz artışlarına karşı olan bir hükümetimiz vardı. Ta ki, seçimler olup, eski ekonomik uygulamalar ile devam edilemeyeceğinin ortaya çıkması ve Maliye Bakanı ve Merkez Bankası başkanı değiştirilene kadar. Hem faize karşı olan aynı hükümet, hem faizi artıran aynı hükümet. Nas ‘a bir tarafta dururken kime ne? faiz artamaz denilen inançsal kural, yerli yerinde durmaktadır.

Çalışanlara ödemelerin Gayrisafi Yurtiçi Hâsıla (GSYH) içindeki payı, 2021’de yüzde 26,8 iken bu oran 2022 yılında yüzde 23,6’ya kadar düştü. Bu oran 2019 yılında yüzde 31,3 idi. Buna göre son üç yılda işçiler milli gelirden aldıkları her 4 liranın 1 lirasını kaybetti. Yine ufukta emeklilere bekledikleri bir ücret artışı olmayacak enflasyona yenilecektir. Seçim dolayısıyla yine bir fedakârlık yapılıyormuşçasına ilave bir ücret eklenerek, yaparsa yine Erdoğan yapar algısı verilecek gibi görünmektedir.

Bankacılık Düzenleme ve denetleme kurumunun( BDDK) 2023 Kasım Ayı, Aylık bülteninde bir milyon TL ve üzeri Yurt içi yerleşik mudi sayısı 1.234.611 kişidir. BDDK ‘nın 2022 yılı aynı döneminde bir milyon TL ve üzeri mudi sayısı 729.271 kişidir. Bir yıl içerinde milyoner sayısı 505.340 kişi artmıştır. Bir milyon ve üzeri hesabı olan kişi neredeyse toplam nüfusun yüzde biri.

Toplumdaki adaletsizlikler sadece ücretlerde değil, nereye baksak aynı ve hatta daha fazla olarak karşımıza çıkmaktadır.

Şarkıda söylendiği gibi; yaşayanların umudu, daha iyi, daha güzeli ve insanca yaşama amacını çoktan tüketmek üzere…

Kokladığım çiçekler çoktan ölmüşler
Beklenen kara tren gelmiyor artık
Aldatılmış duygular isyan ediyor
Gözümdeyse bir bakış tam tımarhanelik

Fatih Erkoç Şarkısı (Oynatmaya Az Kaldı)

 

 

ARKAMA DİZİLMEYENİN YAŞAMA HAKKI

 



Ülkemiz zor koşullardan geçmektedir. Bir tarafta kötü yönetimden kaynaklanan ekonomik zorluklar, diğer tarafta gittikçe toplumda oluşturulmaya çalışılan kutuplaşma.

Ne zaman toplum kesimlerinin bütününü ilgilendiren bir sorun ortaya çıksa, toplumun bir kesimi diğerlerinden daha fazla sahiplenerek, onları suçlu gösterme peşinde.

Uluslaşma sürecinde ortaya çıkan milliyetçilik, kendi olma ve sahiplenme konusunda ucu belli olmayan bir noktaya sorunları taşıyabilmektedir. Güç odakları bu duygunun, tutumun, karar verme ve sonuçta bir davranışa dönüşmesi konusunda ortaya çıkan anlayıştan yararlanmak isteme çabası.

Ülkenin birçok sorunu olduğu halde bu sorunlarla ilgilenmemektedir. Ortaya çıkan sorunlar kendisinin sorunu değilmiş gibi davranmaktadır.

İyilikler hep kendilerinden kötülükler ise kendi değerlerine zarar verecek, her zaman başkalarından geldiği inancına sahiptirler.

Kendini toplumun özü ve öznesi sayarken, kendinden başkasını düşman ilan edecek ve onu yok edecek kadar kör ve kurnazcasına davranabilmektedirler.

Yeter ki toplumu bölecek ve düşmanlaştıracak bir sorun ortaya çıksın, hemen karşı görüşleri üreterek ortak bir ülküde birlikte yaşayanları ayrıştırırlar.

Ekonomi mi bozuldu, aman konuşmayalım düşman duyar, deprem mi oldu aman konuşmayalım şimdi sırası değil, milli futbol takımı yenildi mi, hakem taraf tuttu bize düşman, velhasıl bizden başka herkes bize düşman ve öteki. Özne hep kendileri başka hiç kimse iyiyi, güzeli, doğruyu ve insanlığa iyi gelecek bir şeyi yapamazlar ve savunamazlar.

Yaklaşık kırk yıldır ülkede süren bir ayrılıkçı terör dalgası bulunmakta. Nedenleri bir den fazla olmakla birlikte karşılıklı insanlar ölmektedir. Ülkenin varlıkları ve insan kaynakları yok olmakta. Sürekli harekâtlar yapılmakta sonuçta bir yere varılamamaktadır. Ülkenin iç işleri bakanı terörü bitirdik, 100 kişiye düşürdük, onların da ayakkabı numaralarını biliyoruz derken, bakıyoruz yeniden ölümler gerçekleşmektedir.

 Hükümet tarafından, TBMM ‘den sayısı unutulmakta olan sınır ötesi harekât yapılması için tezkereler alınmakta. Amaçları ve süreleri belli olmayan tezkerelerin hangi sonuçları doğurduğu ve amaçlanan hedefler konusunda toplumun yasal partilerine bilgi verilmediği gibi, topluma da aydınlatıcı bilgi verilmemektedir.

Toplum sürekli şehitlerine ağlarken, sonuç alınamayan ve toplumsal kesimleri ayrıştıran bir dil, tutum ve davranış hükümet tarafından yaygınlaştırılabilmektedir.

TBMM ‘ de grupları bulunan partiler her şehit cenazesinden sonra terörü kınama metinleri imzalayarak birlik olduklarını göstermektedirler. Ancak bu terörü kınama bildirileri bir sonuç vermemektedir. Toplum adına siyaset yapanlar hükümetin TBMM ‘den tezkerelerle almış olduğu yetkilerini nasıl kullandıklarını ve hangi sonuçları aldıklarını bir türlü sorgulayamamaktadırlar. İktidar olanların topluma şeffaf bir şekilde hesap vereme sorumluluğunu yerine getirmemesine neden olabilmektedir.

Hükümetin teröre karşı hangi araçları kullandığı ve neyi amaçladığı, bu hedeflerin ne kadarını gerçekleştirebildiği, eksik kalan kısımlar için toplumdan ve siyasi partilerden neleri beklediği belirsiz kalmaktadır.

Topluma karşı söylenen terörün belini kırdık, kanları yerde kalmadı, misliyle ödettik söylemleri politik bir söylemden öteye geçmemektedir. Hatta bu öyle bir noktaya gelmektedir ki toplum kendi sorunlarını unutarak hükümetin politik manevrasına kapılmasına bile neden olmaktadır.

Çok sayıda askerin ölmesi nedeniyle TBMM ‘de siyasi partilerin grup başkanları terörü lanetleyen bir bildiri yayınladılar. CHP ilk defa bu bildiriye imza atmadı. Açıklamalarına göre hükümetin aldığı yetki kararlarının amaçlarının neler olduğu son 20 yıldır nelerin başarıldığı ve başarılamadığı, eksik kalan şeyin ne olduğunun bilinmediği, kayıp ve tutsak askerimizin olup olmadığı, sorusunu sorarak bu durumun açıklığa kavuşturulması hükümetin bu sorunlara cevap vermesini istemesi. Hükümetin bu asker ölümlerinden sonra siyasi partileri ve toplumu tahkim ederek hiçbir sorunun sorulmasını istemeyerek, kendi görüşü dışındaki herkesi terörü desteklemekle suçlayarak propaganda yapmasını gerekçelendirmektedir.

Hükümet ve onun etkilediği kesimler, toplumun ve siyasi partilerin kendileri gibi düşünmediğinde herkesin ortak duygusu olan şehitlik mertebesindeki insanların na’şı karşısında, ana muhalefet partisi genel başkanına “dışarı” diye slogan attırılabilmektedir. Toplumsal yara asıl toplumu ikiye bölerek şehitlerin acısı katlanılmaz hale gelmektedir.

Artık zamanı gelmedi mi? Benim gibi düşünmeyenin düşman, dış güç, terörist olarak damgalanmasından vazgeçilme zamanı. Benim arkama dizilmeyeni linç ederim anlayışının, göz göre göre bölerek, dışlayarak derin bir yaraya yol açtığı.

 

 

 

 

 

 

DÜŞÜNCENİN KANATLARI VARDIR, ONUN UÇUŞUNU HİÇBİR ŞEY DURDURAMAZ

 



Yakup Al-Mansur’un emriyle İslamcı yargıçlar tarafından sert bir şekilde cezalandırıldıktan sonra tüm kitaplarının şehir meydanında yakılışını izleyen Ortadoğu’nun en büyük filozofu Ibn-i Rüşd’ün başlıktaki sözü gelinen eğitim sürecine bir ışık tutacak nitelikte.

Türkiye Büyük Millet Meclisinde, Milli eğitim Bakanının açıklamalarıyla eğitim sistemimizde uzun zamandır uygulanmaya çalışılan ancak son zamanlarda yoğunlaşarak ortaya çıkan cemaat ve tarikat üyelerinin okullarda derslere girmesi, yeni bir durumun olduğu gün yüzüne çıktı.

Milli Eğitim Bakanı sivil toplum örgütlerini kendine göre yeniden tanımladı. Kime sivil toplum örgütü denileceğini kendi zevahirinden tanımlayarak toplumu kutuplaştıracak, beyanların üstüne basa basa söylemesi eğitimin ne halde olduğunu bir kez daha gözler önüne getirdi.

Devlet örgütü dışında, birtakım siyasal, kültürel, ekonomik ve sosyal faaliyetleri yürüten gönüllü kuruluşlara sivil toplum adı verilmektedir. Türkiye de bu koşulları sağlayan sivil toplum örgütleri ve ekonomik olarak organizasyonlarını bağımsız sürdürülebilir olanların sayısı oldukça azdır.

Sivil toplum örgütleri iktidar ile güç paylaşan rollere sahip olmaları nedeniyle toplum sivil toplum örgütlerinin yaptığı çalışmalara biraz daha dikkat kesilmektedirler. Daha yakın zamanda 6 Şubatta yaşadığımız depremlerde de görüldü ki, iktidar dışında ortaya çıkan sivil toplum örgütleri daha hızlı hareket etmekte ve amaçlarını gerçekleştirmek üzere çabukça davranabilmektedir.

Haluk Levent’in başında bulundu AHBAP Derneği amacını;  “Ahbap Derneği, ihtiyaç sahibi kişilere ayni ve nakdi olmak üzere her türlü yardımda bulunmak, toplumda yardımlaşma bilincinin güçlenmesini sağlamak, iyi insan ve iyi toplum inşasına hizmet etmek, yeni işbirliği modelleri ve projelerle çağdaş ve sürdürülebilir yardımlaşma ve dayanışma ağları oluşturmak, yerel kültürün korunarak günümüz teknolojik olanaklarıyla gelişmesine ve geleceğe taşınmasına katkı sağlamak amacı ile kurulmuştur” şeklinde tanımlamaktadır. Kaynakları da tamamen bağış ve yardımlardan oluşmakta ve mali şeffaflık üzerine kurmaktadır. Bağımsız denetim yaptırarak, bağışçılarına ve yardım yapacaklar nezdinde güven inşa etmektedir.

Çağdaş yaşamı destekleme derneği, LÖSEV, TEMA, İHD, TED ve birçok dernek gönüllü olarak kendi olanakları ile kamusal fayda sağlamaktadırlar. Bu dernekler kamusal alandan bir fayda beklemeden bütün olanaklarıyla amaçları doğrultusunda olanakları kullanmaktadırlar.

Ya Cemaat ve Tarikatlar böyle mi?

Ancak üzerine basarak siz kabul etmeseniz de biz bunları sivil toplum örgütleri olarak kabul ediyoruz dediği sivil toplum örgütleri gerçekte sivil toplum örgütleri olmadıkları gibi hiç de böyle bir çabaları bulunmamaktadır.  Cemaat ve Tarikat olarak toplumda bulunan ve sadece kendi üyelerinin bildiği kapalı topluluklardır. Bunların hiç birinin ne insan kaynakları bilinmekte ne de ekonomik kaynakları. Yapmak istedikleri ise insanları kendi istedikleri gibi biçimlendirmek. Toplumun her kesimi kucaklayacak bir çalışmaları da hiç bulunmamaktadır.

Sivil toplum örgütlerinin amacı, açık toplumu temel alan, yardımlaşmayı, çağdaşlaşmayı hedefleyen ve geleceğe taşıyan bir hedefle çalışmaktır. Böyle olmayan derneklerin bir de geleceğimiz olan çocuklarımızın, gelişmesini yönlendirme ve onları şekillendirme çalışmasında bulunması hiç kabul edilebilecek bir durum değildir.

Cemaat ve Tarikatlar aracılığıyla, aktardığı şeyleri açıklamaya değer bulmayan bir eğiticinin, çocuklarımıza öğretme hedefini gerçekleştirmiş olabileceği düşünebilinir mi? Eğitimde, eğitmen bir farklılık yaratmıyor ise sadece kendi dar cemaat anlayışının çocuklara şırınga etmesinin ana damarı haline gelecektir. Çocuklarımızın düşünmesini, soru sormasını, anlayıp yeni kavramlarla, yeni hayaller kurmasını engellemekten başka bir şeye yaramayacaktır. Hele de son Uluslararası öğrenci değerlendirme programı PISA sonuçları ortadayken.

Toplumların gelişme seyirlerini ifade eden toplumsal dönemlerin en son geldiği aşama Toplum 5.0 olarak ifade edilmektedir. Prof. Dr. Levent Şahin tarafından “Toplum 5.0, bugün gelişmiş ekonomilerin vardığı hatta daha doğrusu varmayı düşlediği son durağı göstermektedir. Yani tabiri caizse “süper akıllı bir topluma” işaret etmektedir. Bu toplum yapısında insanların refahı en gelişmiş düzeylere çekilmek istenmektedir. Gelişimin merkezine insan oturtulmaktadır” şeklinde ifade edilmektedir.

Eğitim insanların yeteneklerini geliştirme ve kendini tanımasında en temel araçtır. Toplumların geleceğe taşınmasında yeri başka araçlarla doldurulamaz. Sadece kendi toplumunun çıkarlarına odaklanmış, Cemaat ve Tarikat olarak ifade edilmiş topluluklara bırakılmayacak kadar önemlidir. İnsanlığın hayal üretmesinde ve toplumsal fayda sağlamasında çocuklarımızın uçmasını sağlayacak eğitim, cemaatler aracılığıyla sürdürülmesi insani iyiliğin kanatlarının kırılmasına neden olacaktır.

Siyasi iktidarın kendi çıkarı üzerine toplumu şekillendirmesi kabul edilemez. Hayal gücü olmayan insan verili hayaller deposu olarak, parça parça resimlerin asılı olduğu bir duvara dönüşmüş olmakla, daha fazla insan olabilir mi? Öğrenmek isteyen kimseyi duvara dönüştüren bir eğitim, öğrenmek üzere gelmiş bir kimseyi, bir gelişim süreci içinde değerlendiremez. Kör, sağır, dünyadan kopmuş, gerçeklere yüz çevirmiş bir genç kuşak asla yaratılamaz.

Düşüncenin kanatları vardır, onun uçuşunu hiçbir şey durduramaz…

 

 

 

 

MERKEZ BANKASI BAŞKANI KİRALIK EV BULAMAMIŞ !!!

 



Merkez Bankası Başkanı Hafize Gaye Erkan, Hürriyet gazetesine verdiği röportajda “İstanbul, Manhattan’dan pahalı olur mu? Biz İstanbul’da ev bulamadık. Müthiş pahalı. Annemlere yerleştik, onların yanında kalıyoruz" diye konuşmuş.

Merkez Bankası başkanı, aslında ne demek istiyor. İstanbul’da konut sorunu var. Bunu açıklarken de Türk Parasının, alım gücündeki erimesini ve buna karşın kiraların çok yüksek fiyatlara çıkmasını doğrudan ve açıkça söylemekte.

Konut sorunun birçok nedeni olmakla birlikte esas olarak kentlerde yaşayanların ihtiyacını karşılayacak sayıda konutun üretilmemesidir.  Tek başına bu değil elbette, kentlerde aratan nüfustur. Arz talep dengesinin olmamasıdır. Bu sosyo- ekonomik ve kentleşme sorunun altında tartışılabilecek derin bir konu.

Konut denilince değişik kesimler için neyi ifade etmektedir. Konut yapıp satanlar için iş olarak yapılan ve para kazanılan bir uğraşı. Konutu değişik amaçlar için alıp satanlar için spekülatif kârdır. Konutun yapılması için para sağlayanlar açısından elde edilecek bir faiz geliridir. Devlet için ise konut ballı börekli vergi kaynağıdır. Belediyeler için ise emlak vergisi ve kent rantın dağıtılması yanında, kentlerin yapısal oluşumunda ve kentsel yaşamın sürdürülmesinde temel bir varoluştur.

Konut sorunu sadece yoksulların değil aynı zamanda kentlerde yaşayan herkesin sorundur. Her kesim için sorun olsa da, çalışanlar açısından diğerlerine göre bir farklılık arz etmektedir. O da çalışanların, kentlerde nüfusun çoğunluğunu oluşturmasıdır. Çalışanlar, konut ihtiyacını diğer toplumsal kesimlere göre çok daha fazla hissetmesidir.

Üretilen konutların, konut ihtiyacı olan ve nüfusun çoğunluğunu oluşturan çalışanların barınma ihtiyacını gidermek için üretilmediğidir. Yeni üretilen konutların yer seçimi yapılırken, Sosyo-ekonomik çevrelerin seçiminde daha korunaklı ve yeni yerlerin seçilmesi, boş konutların da ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Yüksek maliyetler, finansman yokluğu, spekülatif amaçlı konut üretimi, çalışanlar açısından konuta ulaşamaz hale gelmesine neden olmaktadır.

Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması 2022 yılı sonuçlarına göre, en yüksek fert gelirine sahip %20'lik grubun toplam gelirden aldığı pay bir önceki yıla göre 1,3 puan artarak %48,0'a çıkarken, en düşük gelire sahip %20'lik grubun aldığı pay 0,1 puan azalarak %6,0 oldu. Gelir dağılımı açısından en düşük gelir elde edenler ile en yüksek gelir elde edenler arasında sekiz kat gelir fark ortaya çıkmaktadır.

Dar gelirliler ve çalışanlar, emek vererek ve tasarruf sağlayarak konut edinmesi neredeyse imkânsız hale gelmektedir.  Çalışanların konut sahibi olmasını sağlayan temel girdi, bankadan kredi kullanarak bir ev sahibi olması idi. Uygulanan ekonomik tedbirlerle çalışanlar cezalandırılarak, ucuz finansman sağlayacak banka kredilerine ulaşamaz olmasıdır.

Türk-iş Kasım 2023 açlık ve yoksulluk sınırı,  Ankara’da yaşayan dört kişilik bir ailenin sağlıklı, dengeli ve yeterli beslenebilmesi için yapması gereken aylık gıda harcaması tutarı (açlık sınırı)  14.025 TL’dir.  Gıda harcaması ile giyim, konut (kira, elektrik, su, yakıt), ulaşım, eğitim, sağlık ve benzeri ihtiyaçları için yapılması zorunlu diğer aylık harcamalarının toplam tutarı ise ( yoksulluk sınırı) 45.686,81 TL’ ye çıkmıştır.

Ülkede izlenen ekonomik politikalarla, kırsaldan üretimden koparılan ve kentler göç ederek yığılan nüfusun konut alması imkânsıza yakın hale getirilmiştir.  Yüksek enflasyonun, kullanılan para birimi(TL de ki) alım gücünü de iyice yitirmesi, kiralık olarak barındıkları konutlardaki fiyat artışlarına yetişemez hale gelmiştir. Çalışanların ücret gelirlerini asgari ücrete eşitleyen politikalarda buna tuz, biber olmaktadır. Yabancılara satılan konutlar da arz talep ilişkisini etkileyerek, konut fiyatlarını artırdığı gözlenmektedir.

AKP Hükümetinin, Anaysa da yazdığı gibi sosyal bir hukuk devleti görevini yerine getirememesi ve vatandaşlarına barınma sorunu çözecek sayıda konut üretememesi, konut sorunu can yakıcı hale getirmektedir. Sosyal olaylara neden olmakta, toplumsal gerginlik artmaktadır. Sorun çözücü olmanın çok çok uzağında olan Hükümetin kira artışlarını yüzde yirmi beş ile sınırlaması ise tirajı komik ev sahibi- kiracı sahnelerinin yaşanmasına neden olmaktadır.

Konut açığı ve kiraların yüksekliği can yakıcı hale gelmiş, kiracı ve mal sahibi arasındaki ilişki bir aldatmacaya dönüşmüştür. AKP iktidarının Mayıs 2023 seçimlerine kadar uyguladığı ve yaklaşık 1,5 yıl süren ekonomi politikası emlak piyasasını da alt üst etmiş gözükmektedir. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası Başkanı Hafize Gaye Erkan çok çarpıcı bir açıklama yapması da konut sorunun ne kadar derinlerde olduğunu göstermesi açısından en yüksek ağızdan dile gelmesini sağlamış, ancak herkes onun kadar şanslı olamamaktadır. Annesi, Babası olmayanlar ya da barınacak yerleri bulunayanlar çaresizlik içinde evsiz kalmaktadırlar.

 

 

 

 

 

 

Haber Var, Ama Gerçek Yok

  Haberleri okurken veya TV de İzlerken, çoğu zaman bir şeylerin eksik olduğunu hissederiz. Olay anlatılır, açıklamalar verilir, diplomatik ...