Bazen bir ülkenin gerçek durumunu anlamak için ekonomik büyüme oranlarına, ihracat rakamlarına ya da bütçe tablolarına bakmak yeterli olmaz. Çünkü bir toplumun gerçek hali çoğu zaman istatistiklerde değil, insanların yüzünde saklıdır. Sokakta yürürken insanların bakışlarında, konuşmalarındaki tonda, hatta bazen uzun süren sessizliklerde…
İşte
bu yüzden son dönemde yayımlanan önemli bir çalışma dikkat çekiyor. Bu çalışma,
Sabancı Üniversitesi bünyesinde faaliyet gösteren İstanbul Politikalar Merkezi
tarafından hazırlandı. Araştırmanın temel amacı Türkiye’de “toplumsal
psikolojik esenliği” ölçmek. Yani insanların ne kadar mutlu olduklarını
değil sadece, aynı zamanda ne kadar güvende hissettiklerini, topluma ne kadar
ait olduklarını ve hayatlarından ne ölçüde memnun olduklarını anlamaya
çalışıyor.
Kısacası
bu rapor, Türkiye’nin ekonomik değil”ruhsal fotoğrafını” çekmeye çalışıyor.
Araştırmacılar
bu çalışmayı hazırlarken şu sorudan hareket ediyor.
Bir
toplumda ekonomik göstergeler konuşulurken insanların iç dünyasında neler
oluyor? Geleceğe dair umut ne durumda? İnsanlar birbirine güveniyor mu?
Kendilerini bu toplumun parçası olarak hissediyor mu?
Ve
raporun ortaya koyduğu en çarpıcı kavram şu: “Verimsiz mutsuzluk rejimi.”
Bu
kavram aslında oldukça önemli bir durumu anlatıyor. Türkiye’de yaşanan
mutsuzluk geçici bir kriz değil, zamanla kalıcı bir denge haline gelmiş
durumda. Yani toplum ne tamamen çökmüş bir halde ne de gerçekten iyi
hissediyor. Bir tür uzun süreli sıkışmışlık hali, belkide tükenmişlik…
Günlük
hayatta sık sık hissedilen ama tarif edilmesi zor olan o duygu. Sabah
kalkıyorsunuz, hayat devam ediyor. İşe gidiliyor, faturalar ödeniyor, alışveriş
yapılıyor. Ama içten içe bir şeylerin eksik olduğu hissi var. Geleceğin biraz
belirsiz, biraz da ağır olduğu bir ruh hali…
Rapor
tam olarak bu durumu ölçmeye çalışıyor.
Araştırmada
uluslararası karşılaştırmalar da yer alıyor. Türkiye’nin mutluluk ve yaşam
memnuniyeti endekslerinde alt sıralarda yer aldığı görülüyor. Dünya Mutluluk
Raporu’nda Türkiye’nin oldukça gerilerde olması, OECD göstergelerinde yaşam
memnuniyetinin düşük seviyelerde seyretmesi ve Gallup araştırmalarında
insanların daha az gülümsediğinin ortaya çıkması, aslında toplumun genel ruh
halini yansıtıyor.
Ama
raporun asıl önemli tarafı sadece sıralamaları göstermek değil. Asıl mesele şu
soruya cevap aramak: “Bir toplum neden kalıcı bir mutsuzluk haline girer?”
Araştırmanın
ortaya koyduğu en önemli nedenlerden biri “güven eksikliği.”
Bugün
Türkiye’de insanların birbirine ve kurumlara duyduğu güven oldukça düşük
seviyelerde. Genel güven oranının yüzde 14 civarında olması aslında çok şey
anlatıyor. Bir toplumda güven azaldığında sadece sosyal ilişkiler değil,
ekonomik ve psikolojik denge de bozulur.
Çünkü
güven kaybolduğunda insanlar kendilerini yalnız hisseder.
Bu
durumun bir başka sonucu ise sessizliktir. Toplumda insanlar bazen
düşündüklerini söylemekten kaçınır. Bazen geri çekilir. Bazen de enerjisini
korumak için susmayı tercih eder.
Bu
noktada özellikle gençler arasında yaygınlaşan bir düşünce dikkat çekiyor;“Yurt
dışına gitmek istiyorum.”
Bu
cümle artık sadece bir kariyer tercihi değil. Aynı zamanda bir gelecek arayışı.
Daha öngörülebilir, daha güvenli ve daha adil bir hayat isteği.
Gitmeyenler
ise başka bir psikolojik alanın içine giriyor. Sosyal medyada başkalarının
hayatlarını izlerken kendi hayatlarının daraldığını hissedebiliyorlar. Bu da
mutsuzluğu büyüten bir etki yaratıyor.
Son
yıllarda antidepresan kullanımındaki artışın sık sık gündeme gelmesi de aslında
bu tabloyla bağlantılı. Çünkü toplumsal psikoloji bozulduğunda bu durum
bireysel ruh haline de yansıyor.
İşte
raporun kullandığı kavram burada daha anlamlı hale geliyor,”Verimsiz
mutsuzluk.”
Bu
sadece insanların üzgün olması demek değil. Aynı zamanda toplumun üretken
enerjisinin azalması demek. İnsanlar geleceğe yatırım yapma konusunda daha
temkinli davranıyor. Risk almak istemiyor. Yaratıcılık zayıflıyor. Umut
kapasitesi aşınıyor.
Bir
başka ifadeyle, mutsuzluk ekonomik verimliliği de etkiliyor.
Bu
yüzden bu mesele sadece psikolojik değil, aynı zamanda ekonomik ve siyasal bir
mesele.
Ancak
raporun dolaylı olarak işaret ettiği önemli bir gerçek daha var.
Toplumların
kaderi değişebilir,güven yeniden inşa edilebilir, adalet duygusu
güçlendirilebilir. Özgürlükler genişletilebilir.
Ve
insanlar yeniden umut etmeye başlayabilir.
Ama
bunun için mutluluk ve toplumsal esenlik, politika yapımının merkezine alınmak
zorunda.
Bugün
ülkeler artık sadece büyüme rakamlarıyla değil, vatandaşlarının yaşam
memnuniyetiyle de ölçülüyor. Çünkü modern dünyada kalkınma yalnızca ekonomik
değil; aynı zamanda insani bir kavram.
Bir
toplumun gerçek gücü sadece üretim kapasitesi değildir.Aynı zamanda “umut
üretme kapasitesidir.”Türkiye bugün tam da bu eşikte duruyor.
Toplumsal
enerji var ama yorgun. İnsanlar çalışıyor ama huzursuz. Hayat devam ediyor ama
eksik bir şey hissediliyor. İşte bu yüzden bu rapor önemli. Çünkü bize sadece
bir tablo sunmuyor; aynı zamanda bir uyarı yapıyor.
Toplumun
ruh halini görmezden gelen hiçbir sistem uzun süre sağlıklı kalamaz.
Sorulması
gereken soru şu, Biz nasıl bir ülke olmak istiyoruz?
Sadece
büyüyen ama mutsuz bir toplum mu?
Yoksa
daha güvenli, daha adil ve daha huzurlu bir hayatın mümkün olduğu bir ülke mi?
Belki
de yazıyı şu soruyla bitirmek gerekir:
“Peki
siz… bu “verimsiz mutsuzluk rejimi”nin neresindesiniz?”
Sessizce
uyum sağlayanlardan mı, yoksa değişimin mümkün olduğuna inananlardan mı?
Çünkü
bazen bir toplumun dönüşümü, tam da bu soruya verilen cevapla başlar.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder