29 Aralık 2024 Pazar
Ücretlilere; Asgari Ücret Tuzağı
30 Ekim 2024 Çarşamba
HÜKÜMET, BİNAYI ÇÜRÜTMÜŞ BİNA YIKILACAK, MUHALEFET SIVA YAPMAKLA MEŞGÜL
Son
zamanlarda bunlarda olmaz yok artık denecek ne var ise ülkemizde gerçekleşmekte.
Toplumun her kesimi artık sürdürülen sistemin bu koşullar altında
yürümeyeceğinden neredeyse fikir birliğine varmış şekilde acıları en derinlerin
duygularında, yüreklerinde hissediyor.
Yaşanılan
ekonomik kriz, enflasyonist politikalar, toplumun adil olmayan gelir düzeyini
oldukça bozmuş durumda. Adil bir gelir dağılımı olmayınca, birçok yaşamsal
gereksinimlere ulaşmak mümkün olamaz hale gelmiş.
Hangi
toplumsal kuruma bakılsa dökülüyor. Cumhuriyetle birlikte inşa edilmeye
çalışılan birçok kurum yok olmak üzere. Biriktirmiş olduğu kurumsal kültür ve
gelenekle birlikte yok olmaya yüz tutmuş.
Toplumun
her kesimini kucaklayacak kapsayıcı kurumlar işlevsiz bir hal almakta. En son
yaşanan sağlık sektöründeki insanlığın biriktirdiği tarihsel ve sosyal
birikimin, gelenek ve göreneklerin, bireyin ahlaki tahammül sınırlarını
zorlayacak derecede yıkıcı olmuştur. İnsanlığın en zor zamanlarında savaş ve
yıkımlarda yapmayacağı şeyler,insanlık dışı kendi türüne yapılabilecek bir
zalimlik yaşanmıştır.
Kadın,
çocuk cinayetleri toplumun yerleşik düşünsel dünyasını kökten sarsıcı şekilde
her gün başka bir boyuta taşınmaktadır.
Ekonomik
çıkmaz geniş kesimlerde artık çözülemez, kangren olmuş bir hastalık olarak
görülmektedir. Tedavi edecek ekibin güvenirliği gittikçe azalmakta, çözüm odağı
olmayacağı duygusu yerleşmektedir.
Sorunlar
o kadar köklü hale gelmiş ki, birini onaracağım ve yapacağım derken birden çok
başka sorunları ortaya çıkarmaktadır. Bu da tek yönlü bir aspirin tedavisiyle
iyileştirilebilecek sorunlar olmaktan çoktan çıkmış olduğu gözükmekte.Cumhuriyetin
100. Yılında gelinen durum bu maalesef.
Ekonomik
çöküş sadece şirketleri vurmakta değil. Aynı zamanda geniş çalışan halk
kesimlerini daha fazla etkilemektedir. Uygulanan para politikaları ile gelir
dağılımı tekrardan bozulmakta, parası olanın daha fazla para kazandığı bir
sitem olarak kalmaktadır. Geniş halk kesimleri yoksullaştıkça daha fazla sosyal
yardımlara ihtiyaç duyar hâle gelmekte. Belediyelerin açmış olduğu kent
lokantaları şehir küçük esnafı, öğrenciler ve 10 kişinin alında çalışan
kesimlerin gözdesi haline gelmektedir. Emeklilerin evlerinde pişirip yiyeceği
yemekten daha ucuza buralarda az da olsa protein alabilecekleri yerler olacağı
gözükmekte.
Asgari
ücretle çalışan kesimlerin Ocak ayından, Eylül ayına gelindiğinde aldığı 17.000
liralık asgari ücret, alım gücü açısından 12.000 liraya düşmüş durumda.
Enflasyon çalışanların bütün ekonomik birikimlerini tüketmektedir. Çalışanların,
bir günden diğer güne çalışma enerjileri ve yaşam duyguları, tükenmişlik
sendromu içerisinde tükenmeye doğru hızla gitmektedir.
Dış
politika tutarsızlıklarla dolu olarak yeniden yenidengittikçe çözülmez bir hal
alıyor. Güvenlik politikaları altında toplumun desteğini almak için sürekli güvensiz
bir ortam varmış şeklindepropaganda yapılıyor. Çevremizde ateş topuna dönen yerel
ve uluslararası askeri ve silah yığınakları bizi tehdit eder hale gelmektedir. Hükümet
edenlerin halkın güvenliğini ve esenliği sağlamak, ülkenin sınırlarını
korumakla mükellefolduğu anayasal bir görev. Ekonomik olarak sıcak para dışında
bir çözüm üretilmemesi,halkın refah içinde yaşama beklentisini boşa çıkarmaktadır.
İç
politikada çok sayıda toplumu endişelendiren olaylar sıklıkla oluşur hale gelmektedir.
Kadın cinayetleri, çocuk istismarları, güvencesizçalışma ortamı, enflasyondan
kaynaklanan halkın alım gücünün erimesi, işlevsiz kurumlar, hayvan hakları,
çevre tahripleri, orman talanı vb. gibi bir yığın sorun halkın endişe kaynağını
artırmaktadır. Milli eğitimde, sağlıkta, adalette ve güvenlikte yaşanan
sorunlar da halkın yaşamında ve duygularında parçalanmalar oluşturmaktadır.
Liberal
politikalar ve onun sonucu olan özelleştirmeler, yap işlet devret, kamunun küçülmesi
doğrultusunda oluşturulan piyasaların yönetilen ve yönlendirilen yapısının
bozulması ve etkinliğinin azaltılması, ortaya çıkan denetimsizlik, yıkıcı bir
toplumsal etki yaratmaktadır.
Bütün
bunlar olurken muhalefet ne yapıyor peki. Aynada saçını tarıyor gibi geliyor
halka. Çünkü hiçbir sorunu doğru düzgün ele alamayan, sosyal, siyasal ve
ekonomik sorunların kaynağını gösteremeyenbir edayla normalleşme altındahükümet
güzellemesi yapıyor. Toplumsal barış elbette çok önemli, ancak toplumun
çıkarları gözetiliyorsa refah yaratılıyorsa, eğitim, sağlık, konut sorunu,
geçim yerinde ise anlamlı oluyor.
Hükümet
muhalefet gibi davranıyor, 22 yıldır çözemediği sorunları, dış kaynaklar, iç
bölücü ve teröristler diyerek sorumluluk almadan hep başkalarını sorumlu gösteriyor.
Suni gündemlerle orta sahada top çeviriyor. Muhalefet ise bu sorunları yaratan
iktidar değilmişçesine sanki, her şey yolunda gidiyormuş gibi suya sabuna
dokunmayan eleştirilerle, normal bir hükümet uygulaması varmışçasına çöken
binayı görmezden geliyor.
Hükümet
binayı çürütmüş bina yıkılacak neredeyse, muhalefet ise hala yok canım sıva
yapalım geçer, birkaç yıl daha hükümet bu evde oturur derdine düşmüş.
13 Nisan 2024 Cumartesi
KRİZ DÖNEMLERİNDE İŞLETMELERDE KURUMSALLAŞMA VE MUHASEBENİN ÖNEMİ
Giriş
Ekonomik
kriz dönmelerinde, işletmelerin yollarını daha çabuk kaybettikleri ve işletme yönetiminin,
süreçlerin yönetiminde karar alırken tüm paydaşların çıkarlarını gözetmekte
zorluklarla karşılaştıkları ve en uygun değer noktasının bulunmasında bir
kılavuza ihtiyaç duydukları kaçınılmazdır.
Kurumsallaşma,
bir işletmenin uzun vadeli başarısı ve sürdürülebilirliği için kritik öneme
sahiptir. Bu süreç, şirketlerin yapılarını, işleyişlerini ve kültürlerini
profesyonelleştirerek, piyasa değişikliklerine ve iç dinamiklere hızlı ve etkin
bir şekilde yanıt verebilmelerini sağlar. Muhasebe ise, kurumsallaşmanın temel
taşlarından biri olarak kabul edilir. Şeffaf, doğru ve zamanında finansal
raporlama, tüm paydaşların güvenini kazanmak ve karar alma süreçlerini
iyileştirmek için önem arz etmektedir.
Kurumsallaşma
da Muhasebenin Rolü
Muhasebe,
bir işletmenin finansal sağlığını ölçen ve raporlayan bir araçtır. Kurumsal
yapı içerisinde muhasebenin rolü çok yönlüdür:
·
Karar Destek Sistemi: Muhasebe, yöneticilere stratejik
kararlar alırken rehberlik eder. Finansal analizler, yatırım kararları ve bütçe
planlamaları muhasebe verileri ile desteklenir. Sapmalar muhasebe yöntemleri
ile belirlenir ve yeni kararların daha etkin alınmasında yol gösterici olur.
·
Denetim ve Uyum: Muhasebe sistemleri, yasal
düzenlemelere ve standartlara uyumu sağlar. En son Enflasyon uygulaması yöntemi tamamen
işletmenin varlıklarının ve öz kaynaklarının güncellenmesi bir muhasebe
uygulama işlemidir. Bu, şirketin itibarını korur ve olası yasal yaptırımlardan
kaçınmasına yardımcı olur. Denetim ve hukuki risklerin en aza indirilmesinde
yönetimlerin en fazla yardımcısı olur.
·
Risk Yönetimi: Muhasebe, finansal riskleri tanımlar
ve değerlendirir. Böylece, şirketler olası zararları minimize edebilir ve
fırsatları değerlendirebilir. Piyasa koşullarının şirketin mali yapısına
etkilerinin belirlenmesinde, ona karşı yeni önlemlerin alınmasında uyarıcı risk
tanımlamalarına etki eder.
Finansal
Planlama ve Analiz
Kurumsal
muhasebe, finansal planlamanın temelini oluşturur. Gelir tahminleri, maliyet
analizleri ve nakit akışı projeksiyonları, şirketin finansal yol haritasını
çizer. Bu planlama, şirketin kaynaklarını en etkili şekilde kullanmasını ve
finansal sürdürülebilirlik sağlamasını mümkün kılar. Kriz dönemlerinde
işletmenin nakit akışları normal zamanlardan daha fazla bir öneme sahiptir.
İşletme alacaklarının devir hızı da riskin planlanmasında kaynak kullanımında
muhasebeden faydalanması gereklidir. İşletmelerin vergi planlanmasında muhasebe
sistemi gerekli bilgilerin sağlanmasında, yönetime en önemli verileri sağlar.
·
İç Kontrol Sistemleri
Muhasebe,
iç kontrol sistemlerinin bir parçası olarak, finansal süreçlerin doğruluğunu ve
güvenilirliğini sağlar. İşletme
yönetiminin koymuş olduğu hedefler doğrultusunda kontrollerin yapılması
sapmaların tespiti önceden görülerek çeşitli önlemlerin alınmasını
kolaylaştırır. Bu sistemler, hata ve usulsüzlükleri önlemeye yardımcı olur ve
şirket varlıklarının korunmasına katkıda bulunur.
·
Yatırımcı İlişkileri ve Kurumsal
Şeffaflık
Yatırımcılar
ve diğer paydaşlar, kararlarını şirketin finansal performansına dayandırır.
Düzenli ve şeffaf finansal raporlama, yatırımcı güvenini artırır ve şirketin
piyasa değerini olumlu yönde etkiler.
·
Yönetim ve Organizasyon
Kurumsallaşmış
bir muhasebe sistemi, yönetim hiyerarşisini ve organizasyon yapısını destekler.
Sorumlulukların ve yetkilerin net bir şekilde tanımlanması, etkin bir yönetim
sürecini teşvik eder. İç kontrol sisteminin etkinliğini de artırmaya fayda
sağlar.
·
Performans Yönetimi
Muhasebe,
performans yönetimi için gerekli verileri sağlar. Bölüm ve birey bazında
performans değerlendirmeleri, şirket yönetiminin hedeflerine ulaşmada önemli
bir rol oynar. Performans yönetimi, kriz dönelmelerinde en hassas noktalardan
biridir.
·
Kurumsal Kültür ve Etik
Muhasebe
uygulamaları, kurumsal kültürün ve etik standartların oluşumunda önemli bir
yere sahiptir. Şeffaflık, hesap verebilirlik ve dürüstlük, kurumsal değerlerin
temelini oluşturur. İşletmelerin kalıcı olmasında kendi deneyimleriyle birlikte
piyasa şartlarında oluşan değişimlerin kurumsal kültür içerisinde nasıl ele
alınması ve yeni çözüm yollarının bulunmasında en etkin süreçlerin bulunmasında
muhasebe yol göstericidir.
Sonuç
Kurumsallaşma
sürecinde, muhasebenin sağladığı veri ve analizler, şirketlerin sağlam temeller
üzerine inşa edilmesini ve pazarda rekabet avantajı elde etmesini sağlar. Bu
nedenle, muhasebenin rolü sadece finansal raporlama ile sınırlı kalmamalı, aynı
zamanda şirketin stratejik yönünü şekillendirmede de etkin bir araç olarak
görülmelidir.
Kurumsallaşma,
şirketlerin geleceğini şekillendiren bir süreçtir ve muhasebe bu sürecin
ayrılmaz bir parçasıdır. Muhasebenin sağladığı bilgiler, şirketlerin stratejik
kararlarını destekler ve uzun vadeli başarıya ulaşmalarını sağlar. Bu nedenle,
muhasebenin sadece finansal raporlama aracı olarak değil, aynı zamanda mevcut
durumun tespiti ve gelecek için stratejik bir kaynak olarak kullanılması işletmenin
sürdürülebilirliğinin de vazgeçilmez bir parçasıdır.
YEREL SEÇİMLERDE İKTİDAR OLMANIN PARADOKSU
Paradoks,
bir önermenin hem doğru hem de yanlış olma durumu. Bir önerme hem yanlış, hem
de doğru olabilir mi? Bu sorun Giritli filozof Knossoslu Epimenides'in ardından adlandırılmıştır.
Epimenides kendisi de bir Giritli olarak “Tüm Giritliler yalancıdır” söyleminde
yer bulmaktadır. Epimenides'in bu ifadesi, Epimenides
paradoksu olarak adlandırılır. Zaman zaman yalancı
paradoksu veya Giritli paradoksu olarak da anılmıştır.
Bir
önerme söyleyen açısından, hem doğru hem de yanlış olmaz. Kendisi Giritli olan
Epimenides’in söylediği doğru ise kendisi de Giritli olması dolayısıyla yalancı
olması gerekir. Eğer Epimenides yalancıysa tüm Giritlilerin söylediği gibi Tüm
Giritliler Yalancıdır önermesi de yanlış olması gerekir. Doğru söylediğine
inanılırsa yalan söylediği anlaşılır. Tersi durumda ise önermesi yanlış kabul
edilirse kendisinin doğru söylüyor olması gerekir ki, ama kendisi de Giritlidir. Söylediği şey iki durumda da bir çelişkili
durum ortaya çıkarmaktadır.
Bir
kişinin kendisinin yalan söylediğini bildirdiğinde, onun söylediği söz doğru
mudur yoksa yanlış mıdır? Burada ortaya konan paradoks “Söylediğim söz
yanlıştır” şeklinde ifade ediliyor olmasıdır. O zaman da kendisi de yalan
söylemektedir ama kendisinin en doğru olduğunu iddia edebilmektedir.
Siyasilerde
hep kendilerinin doğru olduğunu, seçmenler için en doğru şeyi kendilerinin
ifade ettiğini söylerler ve iktidara geldiklerine yapacaklarını ifade ederler. Vaat
ederken en doğruyu kendilerinin ifade ettiklerini söylerken, yapılmayınca
siyasette bunların olabileceğini söylerler ve bir paradoksa düşerler. Çünkü
kendileri de siyasetçidirler.
AKP,
2002 yılından bu tarafa iktidarda. İktidara gelirken birçok vaatlerde bulundu
ve bunları kendisinin doğru olarak yapacağını söyledi. Ancak gelinen noktada
yanlış yapılan birçok şeyle birlikte doğruları kendisinin yapacağını tekrar
tekrar vaat olarak seçmenlere söylemektedirler.
Enflasyonu
biz düşürdük, yine biz düşürürüz, Milli geliri artırdık zenginleştik, halkın
mutluluğu ve refahını artırdık gibi. Ancak yaşanan bir şey var ki enflasyon
iktidara geldikleri durumdan daha fazla yükselmiş durumda, yoksulluk daha fazla
artmakta, açlık ve yoksulluk sınırı sürekli yükselmekte halkın zenginliği ve
refahı düşmektedir. Topluma söylenen ile yaşanan arasında çelişki ortaya
çıkmaktadır.
“Gerçek
Belediyecilik” diye yerel seçimlerde belediyeciliği yine kendilerinin yapacaklarını
söylerken 22 yıllık dönemde birçok İl’in belediye başkanlıkları kendilerinde
olmasına rağmen yapamadıkları ve yerine getiremedikleri birçok kent
ihtiyaçlarını yine kendilerinin yapabileceğini söyleyebilmektedirler. Bunu da
“gerçek belediyecilik “ olarak söyleyebilmektedirler.
Hem
merkezi iktidarda hem de yerel iktidarda olmalarına rağmen muhalefetin
yapacağım diye vaat etmesi gereken ihtiyaçları, yine AKP ve Cumhur ittifakının
vaat etmesi yine bu durumu paradoks bir şekilde içerisinde taşımaktadır.
Bir tarafta iktidar olmak diğer taraftan muhalefet
gibi davranmak bir paradoks olmaktadır. Burada vaat edilen sorunların çözümüne
ilişkin söylenen şey doğru ise yani “iktidar- belediye başkanlığını almak” o
zaman zaten iktidarda kendileri bulunmakta “neden şimdiye kadar yapmadıkları”
arasında mantıksal bir sorun ortaya çıkmaktadır.
Aynı şeyi AKP nin, başka izlediği politikalarda
da görmek mümkün. Şimdiye kadar “emeklilere en fazla maaş artışının bizim
iktidar yaptı” söyleminde olduğu gibi. Artış yüksekse alım gücü neden düşük.
Türk parasının değer düşüklüğü nedeniyle, gerçek alım gücündeki kıyaslama
yapıldığında emeklilerin ne kadar düşük reel ücret aldıklarının ortaya çıkması
gibi. Ama bu durumu yaratan iktidar sahiplerinin yine bu durumdan çıkaracak
olanların, yine kendilerinin olduğunu söylemesi bir çelişki olarak ortaya çıkmaktadır.
İktidar, eğer bu koşuları yaratıysa, bunu değiştirmeleri de mümkün değil.
Sorunu ortaya çıkaranın, koşuları değiştirmeden yine aynı şeyi yaparak
sorunları çözmesi de bir paradoks.
İktidar
olmaktan ortaya çıkan yalancı paradoksu birbirine zıt iki örnekten birinin
doğru olup diğerinin yanlış olmamasıyla ilgili bu seçimlerde de ortaya çıkmaktadır.
Bir başka ifadeyle söyleyecek olursak, “ Belediyeleri tekrar almak” cümlesinin
ifadesinde “gerçek belediyecilik” söylemi üzerinden yer verilmesinde ortaya
çıkmaktadır. Bundan dolayı haber cümlesindeki sorunsalın yaratıcısının iktidar
olmaktan kaynaklı, yüklenilen iddia yine “biz çözeriz” cümlesinde, çok sayıda sorunla
ilişkili iktidar olma durumuna talip olunması bir paradoks.
Bir tarafta 22 yıldır yerelde ve ülke genelinde
iktidar olup, sorunların ortaya çıkmasına neden olup, yine aynı sorunu “ biz
çözeriz” demek doğru ise şimdiye kadar neden çözmediklerinin açıklanmasında bir
yanlışlık ortaya çıkmaktadır. Ya iktidar değiller, ya da iktidarlar
çözemiyorlar. AKP nin iktidar olduğu doğru ise, iktidar da sorun çözmek ise bu
çözülememiş sorunların olması bir çelişki.
İktidar olmaktan kaynaklanan toplumsal bir
paradoks yaşanmakta, halk ise kendini bir zaman tünelinde çaresiz ve çelişkiler
yumağında bir paradoksta bulmakta.
İDEOLOJİSİZ İDEOLOJİ !!!...
İdeoloji “…düşün bilimsel, toplumsal ya da siyasal bir öğreti oluşturan, ülkü olarak da benimsenebilen, kişi ve kurumların davranışlarına yön veren düşünceler bütünü. “olarak Oxford Languages tanımlamaktadır. Türk Dil Kurumu sözlüğünde ise” Siyasal veya toplumsal bir öğreti oluşturan, bir hükûmetin, bir partinin, bir grubun davranışlarına yön veren politik, hukuki, bilimsel, felsefi, dinî, moral, estetik düşünceler bütünü” olarak tanımlanmaktadır.
Uzunca bir
zamandan bu tarafa ülkemizde bir düşünme sorunu yaşanmaktadır. Bizde 12 Eylül 1980 ile başlayan ve 1989
Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliğinin ( çok önceden sosyalist düşünceden
vaz geçilmişti ama bu tarihte resmileşmesi) resmi olarak sosyalist düşünceden
vaz geçmesi ile Dünya’da yeni bir dünya düzeni kurulması için bazıları
özellikle de liberaller çok sevinmişti.
Bu iki olayın
altında yatan temel araç üretim ilişkilerinin ve gelir dağılımının ortaya
çıkardığı yeni durumlar. Ülkemizde 1980 askeri cuntası ile ekonomi ray
değişikliğine giderek bir yol ayırımına girmiş, ithal ikameci rayından çıkıp ihracatçı
yeni bir raya geçmiştir. Süreç içerisinde emeğin milli gelirden aldığı pay
azalmış, sermayenin payı ise artmıştır. Birikim ekonomisi tercih edilerek
zengin daha zengin olmuş, yoksulluk gittikçe artan bir seyirle, bugün nüfusun
büyük bir kesiminin açlık sınırında yaşamasına neden olmuştur.
Dünyada ise 1917
yılında Çarlık Rusya’sında yeni bir ülkü olarak kurulan sosyalizm, yoksulluk
içerisinde yaşayan işçiler ile köylülerin kısa zamanda bütün ihtiyaçlarını
karşılayacak, barınma, eğitim, sağlık ve temel ihtiyaçların karşılandığı, bilim
ve düşüncenin yeşerdiği insanca bir yaşamın ilk ışıkları olan bir düzen
kurulmuş.
İnsanlık adına
umut verici olan ve çalışanların ve yoksulların gelecek umudu olan yeni düşünce
tarzı, düşün bilim, toplumsal ve siyasal alanda insanlığın gelişmesinin,
hayatını kolaylaştıran, sadece kendi için değil bir toplum ve doğa içinde yaşanılacak
bir ortak idealin, ideolojinin kaynağı olarak görülmüştür.
Dünyada ise
adaletsizlik yaygınlaşmış, yoksul ile zengin arasındaki makas açılarak adeta
bir uçuruma dönmüştür. Açlık sınırında yaşayanlar dünya nüfusunun yarsından
daha fazlası haline gelmiştir.
Mal ve mülkün
kaynağının toplum olduğu, eşit ve özgür bir şekilde insanlığın yaşanılan
zamanda, ihtiyaçlarının eşit ve adil olarak karşılandığı bir ülkü olarak yer
bulmuştur.
Modern ulus, ulusal
devletlerin ortaya çıkması ile inançlardan ayrı olarak sosyal sözleşmeler
olarak ifade edilen hukuksal metinlerde mülkiyet hakkı yer bulmuştur. Ancak
kaynağı belli olan ve yasal kurallara dayanan çalışma ve biriktirme şeffaf,
hesap verilebilir bir denetim sürecinde topluma karşı açık hale getirilmiştir.
İnançsal olanın
dışında aleni ve hesap verilebilir bir birikim yaslarla korunmuştur. Kamusal
olanın yasalar ile aleni hale getirilmesi toplum ( Anayasa, yasa, vb.
gibi)sözleşmesine göre kamunun bilgisine sunulmalıdır. Ancak bu kamusal olanın,
inançsal olarak saklanmak istenmesi veya ölçüsüz bir servet olarak biriktirilip
sahiplenilmesi izaha muhtaçtır. Toplumun
önüne çıkanların, servetin kullanımın bu dünyada kendisine verilerek emanetçi
olarak bulundurduğunu söylemesi, açıkça ölçüsüz olarak biriktirip sahip olunan
zenginliğin halktan saklanmasından başka bir şey değil olsa gerek.
Bunca
yoksulluğun olduğu, neredeyse yoksulluğun toplam ülke nüfusunun yarsından
fazlasına ulaştığı, nüfusun dörtte
birinin devlet yardımlarıyla ayakta zor durduğu ülkemizde önemli derecede
dikkat çekmektedir. On altı milyon emeklinin, on üç milyonunun, on bin lira
veya çevresinde emekli maşı aldığı, çalışanların yarısının asgari ücret ve
azıcık üstünde ücretle çalıştığı koşullarda, kamusal yerlere aday olanların
servetlerinin kendilerine değil, Allaha ait olduğunu söylemesi akla başka
sorular getirmektedir.
Geniş bir
yoksulluğa itilmiş olan kesimlerin aklına neden bu servetin idaresinin
kendilerine verilmediği, yoksa kendilerinin Allah’ın kulu olmadıkları mı? gibi
gereksiz bir soru sormalarına neden olabilecektir.
Toplum, her ne
denilirse denilsin, bir sınıflar ayrımına tabidir. Bir tarafta ne adına olursa
olsun biriktirilmiş uçsuz bucaksız servete sahip olanlar, diğer tarafta ise
açlık sınırı altında yaşayan yoksul olan kesimler. Diğer taraftan toplumsal sınıfların
olmadığını, kaynaşmış, imtiyazsız bir toplum olduğumuzu söyleyip ideolojiler
öldü, yaşasın sömürü düzeni diyenler. Sağ sol yok yaşasın orta yol diyenler. Düşünce
öldü diye akıl ve mantığa gerek olmadığını düşünüp buna göre vasat bir siyaset
üretenler.
Toplumun
mutluluğu, refahı içerisinde yaşaması için fikir üretenler yok sayılırken, bazı
siyasilerin ve siyasi partilerin, toplumun davranışlarına yön veren politik,
hukuki, bilimsel, felsefi, dinî, moral, estetik düşünceler bütünü olan
ideolojiden vaz geçip çoraklığa halkı mahkûm etmektedirler.
Sol ve sağ
anlayışı harmanlayıp, orta yol diye vasat bir siyasete hapis edenler, haksız, hukuksuz sömürünün devam etmesini
isteyenler ve toplumun refahı ve mutluluğu için halkı düşünmekten korkutanlar,
ideolojisiz ideolojiye övgü düzenlerdir.
İKLİM DEĞİŞİR MEVSİMLER AKDENİZ OLUR
Belki ülkemize güzel günler gelir ve halkımız gülümser. Bir beklenti, bir umut her şey güzel olur, ağaçlar yeşerir, orman olur. Bozkırlar çiçek açar yeni bir hayat doğar ve insanımız derin bir soluk alır ve gülümser.
İnsanlığın
epey bir zamandır yaşadığı dünya ile sorunları var. Çevre diye söylenen ve var
oluşumuzun varlık nedeni, kaynağı doğayı zapt etme çabası.
Doğa
insanlığa bütün kaynaklarını sundukça, insanlık bu kaynaklar üzerinden medeni
koşulların yaratılmasına çalışmış, kendi varlığının bir parçası olmuş.
Zaman
gelmiş ona yalvarmış, zaman gelmiş ona öfkelenmiş ama hiçbir zaman ondan vaz
geçememiş. Onu korumuş, hatta bir birlerinin eksikliklerini giderir olmuşlar.
Ta
ki, zaman gelip insanlığın bu gizli anlaşmayı tek taraflı olarak bozana
kadar. İnsanlık bu anlaşmayı bozmuş ve
doğaya ve kurallarına karşı durmaya çalışmış. Bir ölçüde doğanın kurallarına
kafa tutmuş, onu kendi çıkarı için ehlileştirmeye çalışmış. İçerisindeki
kaynakları elde etmek ve doğayı eksiltmek için her türlü oyunu oynamış.
Gün
gelmiş suyunu yok etmiş, gün gelmiş toprağını yok etmiş, gün gelmiş ağacını ve
çiçeğini kırmış. Doğanın boynunu bükmek istemiş.
Doğa
direnmiş, kesilen ağacının yerine yenisini yetiştirmiş, toprağının zamanla eski
haline getirerek verimini artırmış, suyu kaybolmuş ancak o yılmadan suyunu
tekrar aktır olmuş.
Hava
bulutlanmış, kızgınlığını ve bütün öfkesini yeryüzünden çıkarırcasına sicim
gibi yağmış. Doğanın dengesi birden bozulmuş. Ancak insanlık, ondan ne almış
ise o fazlasıyla geri almış.
İnsan yeni bilgiye ulaştıkça doğanın
kurallarını öğrenmiş, onun yaratığı bütün kaynaklara sahip olmak istemiş. Hiç doymazcasına ne var ne yok içerisinden
sokup almak istercesine vahşi bir kıyıma tabi tutmuş.
Zaman
gelmiş insanlık, kendi ihtiyaçlarından fazla üretmeye, daha fazla şeye sahip
olmaya başlayınca, doğanın dengesi geri gelmemecesine bozulur olmuş. Eskisi
gibi insanlığa yetecek olmaktan çıkmaya başlamış.
İnsanlığın
temel gereksinmesi olan oksijen bile üretemez olmuş. Havası suyu, toprağı
kirlenir olmuş. Doğanın ciğerlerine kadar girmek için insanlık her türlü alet
edevatı kullanarak canını acıtır olmuş. Doğa bu kez kaynaklarını daha derinlere
saklamaya, en kıymetli şeyleri bir biriyle karıştırarak, ayrışmaz hale
getirmeye ve kendini korumaya çalışmış.
Öfkesi
yükselir olmuş, daha çok insanlığa zarar verecek, sele, kasırgaya, heyelana,
depreme, vb. şeylere dönüşerek insanlığın unutamayacağı yaralara neden olmuş.
Çoğu
zaman, doğadan daha çok insanlık kendi yaptığı şeylerle kendi varlığının vaz
geçilmez parçası olan doğaya zarar vermiş. Kar hırsına yenilmiş. Daha fazla
kazanç uğruna doğanın kuralarını hiçe saymış.
Maden
çıkarılmayacak yerden maden çıkarmış, ev yapılmayacak yere, ağaçları keserek
oteller yapmış, suyun akış yoluna evler inşa etmiş.
Sermaye
daha fazla doğayı tahrip ederek daha fazla kar derdine düşmüş, Dağları delmiş,
ağaçları kesmiş, ekim alanlarına ev yapmış gittikçe doğal kaynakları kurutmaya
başlamış. Bu en zor koşularda hiçbir güvenlik önlemine, çevre koşullarının
korunmasına bakmadan daha fazla biriktirmeye, daha çok şeye sahip olmaya çalışır
hale gelmiş. Buna doğayı korumayı anayasasına yazan ve bunlar için kurulan
kurumlarda göz yummuş. Çevre değerleme
raporlarının gerektiği gibi olmasını arar olmaktan vazgeçmiş. Yoksul halkı iş ve aş ile ikna etmeye
çalışılmış, doğanın öfkesi halktan saklanır olmuş.
Ne
zaman ki insanlar ölmeye başlamış, o zaman yaşadığımız doğanın ayağımızın
altından kaydığının farkına varmaya başlanmış. Yeryüzü yetmemiş gökyüzüne
turlar düzenler ve oraları keşfeder hale gelmek için yeni araçlar yaratmış.
İnsanlar
ölmüş, kar hırsı hiç oralı olmamış.
Sömürü ve talan eksilmemiş. Kocaman dağ yürümüş, işçiler toprak altında kalmış
hiçbir sorumlu bulunamamış.
Sömürü
ve talan ekonomisi durmadan, doğa bir nefes almayacak olmuş. İnsanlığa zarar
veren ve kendi yok oluşuna sebep olacak iklimler değişmeden mevsimler Akdeniz
olmayacaktır.
EMEKLİNİN TOPLUMDAKİ YERİ, BİR VAR BİR YOK
İnsanlar doğar, büyür ve
ölürler. Yetişkin olduklarında topumda çeşitli roller alırlar. Anne, baba sosyal roller olduğu gibi, maddi
üretim sürecinde işçi, patron ya da bir meslek sahibi olarak yaptığı işe göre
taksici, tamirci, mali müşavir, öğretmen, doktor, öğrenci vb. gibi.
İnsanlar üreterek
hayatlarını sürüdürler. Yaşamlarının büyük bir kısmını çalışarak geçirirler.
Gelişmiş toplumlarda genç yaşlarda çalışarak geçirilen hayatlarının önemli bir
bölümünde yaşlandıklarında da rahat bir hayat sürmesi için ücretlerinden(
maaşlarından) kesintiler yapılarak devlet tarafından biriktirilir.
Bu herkes tarafından bilinen,
Sosyal Sigortalar Kurumuna ücretlerimizden(maaşlardan) kesilen tutarlardır. Bu
kesintinin bir miktarı sağlık harcamalarını oluşturur. Çalışanların çalışırken
ya da emekli olduğunda karşılaşacağı hastalıkların tedavisini karşılamak için
olur. Önemli bir kısmı da emekli olduklarında, rahat bir hayat sürmelerini
sağlamak üzere emekli maaşı almalarını sağlamak için olur.
Her sosyal devlet, sosyal sigortalar
kurumuna çalışanlardan yaptığı kesintilerin yanı sıra, milli bütçeden bir miktar
katkıda bulunur. Bu sosyal devlet olmanın gereğidir. Hiçbir sosyal devlet bu
harcamaları devlete bir yük olarak görmez.
Genç yaşında çalışmaya
başlayan bir çalışan, uzunca bir dönem, alın terinden kesilen bu tutarların
devlet tarafından doğru bir şekilde kullanılarak, sağlık harcamaları için ve
emekli olduğunda yaşamını sürdürecek tutarda bir emekli maaşı almasını bekler.
Üretimden çekilen
emekliler, toplumsal başka bir kategoriye girerler. Tüketici olurlar, Tüketici
olmaları mal ve hizmet üretenlerin, ürettikleri ürünleri tüketerek aynı zaman
da bir fon sağlayıcısı olurlar. Milli gelire katkı sunmaya devam ederler.
Üretimle başlayan
çalışanların hayatları tüketimle sürer. Devlet gençken ülkenin kalkınmasına,
büyümesine ve geleceğe güvenle bakması için alın terini dökenlerin, emekli
olduklarında insanca yaşamalarını, bir
minnet duygusu ile ve ödemiş oldukları sosyal güvenlik ödentileri ile insanca
yaşamalarını sağlayıcı önlemler almalıdır.
Tüketim sadece ihtiyaçların
karşılanması değildir. Aynı zamanda insanların kimliklerini ve toplumsal
değerlerini oluşturma biçimidir de.
Emekliler, üretirken nihai
amaç olarak emekli olduklarında hasta olduklarında hastane ve ilaç
ihtiyaçlarının karşılanmasını isterler. Ne yazık ki emeklilerin aldığı
ilaçların birçoğuna artık bir katılım bedeli ödemektedirler.
Emekli maaşlarına gelince
bunu söylemeye bile gerek yok. Tam bir yoksulluk içerisinde iki yakaları bir
araya gelmeden yaşamak orunda kalmaktadırlar. Ev kiraları, yeme –içme, giyinme ve
sosyal etkinlikleri, maaşlarıyla karşılanamayacak düzeydedir.
AKP iktidarının enflasyona emeklilerimizi
ezdirmeyeceğiz lafı hep havada kalmaktadır. Bir söz var ya çeken bilir diye,
gel bir de emekliye sor bakalım eziliyor mu enflasyona, ezilmiyor mu?
Oransal olarak yüzde 49,25
artırdık denilmesi emeklilerde bir hayal kırıklı, kendi varlıklarını yeniden sorgulamaya
neden oldu. Önce on bin TL oldu denilen emekli en alt maaşları, sürekli yüzde
oranlarla artırıldığı halde yaklaşık altı milyon emeklinin maaşında hiçbir
değişme olmadı. Aldığı yine on bin TL oldu.
Yüzdelerle emekli maaşını
şu kadar artırdık demenin emekliye hiçbir faydası olmadı. Asıl sorun
emeklilerin yaşamlarını insanca sürdürebilecekleri bir (yüzde olarak artırdık
deyip, hiç artırma yapamamış olmak yerine) yaşamını sürdürebilecek insanca bir emekli
maaşının ödenmesi zorunlu hale gelmektedir.
Her ay açıklanan açlık ve
yoksulluk rakamlarına bakıldığında emeklilerin maaşları mutlak yoksulluğun da
altında kalmaktadır. Yaşamlarını sürdüremez hale gelmektedirler.
İktidar emeklilere
ödedikleri maaşlarla, emeklilere verdiği toplumsal değeri göstermektedir.
Emeklilerin toplumsal kimliklerini, toplumun yaşlılara gösterdiği değeri yerle
bir etmektedir. Hükümetin, emeklilerin toplumsal statülerini, saygınlını ve
sosyal ilişkilerde görünürlüğünü yok edecek derecede bir emekli maaşlıyla verdiği
değeri göstermektedir.
Emekliye verilen toplumsal
kimlik ve statü, AKP iktidarının verdiği değerle ancak bu kadar olabilmektedir.
Varlığı bile, beli olmayan. Bir var bir yok.
Haber Var, Ama Gerçek Yok
Haberleri okurken veya TV de İzlerken, çoğu zaman bir şeylerin eksik olduğunu hissederiz. Olay anlatılır, açıklamalar verilir, diplomatik ...
-
Özet Bu çalışmada, Danıştay Vergi Dava Daireleri Kurulu’nun 09.04.2025 tarihli ve E:2023/415, K:2025/255 sayılı kararına konu olan ‘...
-
Madde No Konu / Düzenlenen Kanun Ne Getiriyor? – Değişikliğin Özeti Uygulama / Etki 1 GVK – Ar-Ge ve Tasarım indirimi Teknoke...
-
Özet Bu çalışma, işletme aktifine kayıtlı taşınmazların ortaklara kiralanması durumunda ortaya çıkan hukuki ve vergisel boyutları, Türk ...