4 Mart 2026 Çarşamba

Yoksulluk Siyasal Etkisizliğide Artırıyor

İnsanlar sadece ekonomik olarak yoksullaşmıyor, siyasal olarak da yoksullaşıyorlar. İşini kaybeden, kira ve fatura yükü altında ezilen, çocuklarının eğitimine yetişmeye çalışan birey, bir yandan günlük yaşamın ağırlığıyla boğuşurken, bir yandan da kamusal karar süreçlerinden uzaklaşmanın ağır bedelini ödüyor. Bu, yalnızca bireysel bir kayıp değil, toplumun bütününün yoksullaşması demek.

Siyasi yoksulluk, hak eksikliği ile karıştırılmamalıdır. İnsanlar hâlâ oy kullanabiliyor, sosyal medyada seslerini duyurabiliyor, hukuk önünde hak talep edebiliyor.En azından şimdilik. Ancak karar alma süreçlerinde gerçek bir etkileri yok. Seçim günü sandığa gidip tercih yapmak, sadece bir ritüel hâline gelmiş bir katılım olarak kalıyor. Kamusal alanın sesine katkı sağlama kapasitesi sınırlı, örgütlenme ve toplumsal bağlar ise giderek zayıflıyor. İşte bu noktada, ekonomik yoksulluk ile siyasal etkisizlik iç içe geçiyor, biri diğerini besliyor.

Günlük yaşamda bunu gözlemlemek kolaydır. İşyerinde mobbing veya işten çıkarılma kaygısıyla yaşayan bir kişi, mahalledeki imar planı ya da belediye hizmetleri hakkında söz söyleme cesaretini bulamaz. Çocuğununa bir öyün yemek veremeyen, okul harçlarını ödeyemeyen aile, eğitim politikaları üzerine düşünmekten uzaklaşır. Kentin ortasında yeni bir AVM yapılırken veya çevre düzenlemesi planlanırken, heryıl kaldırım yenilenirken ve asfalt dökülürken, sessiz çoğunluk sadece izler, ama sesini çıkaramaz.

Özellikle güncel tartışmalardan biri, otoyolların ve köprülerin özelleştirilmesidir. Geçim sıkıntısı yaşayan bir aile, zamlanan akaryakıt ve  geçiş ücretleriyle daha da ekonomik baskı altında kalırken, bu altyapı yatırımlarının planlanması ve özelleştirilmesi süreçlerine katılım şansı bulamaz. Kararlar, teknik ve finansal kavramlarla, kamusal tartışmanın uzağında alınırken, yurttaşlar yalnızca ekonomik yükü omuzlamakla kalır, aynı zamanda kendi yaşam alanlarını şekillendirme yetisini de yitirir. Böylece ekonomik ve siyasal yoksulluk birbirini besleyen bir döngüye dönüşür.  Bütçe hakkından da yoksun kalır.

Demokrasiler biçimsel olarak hâlâ işler görünebilir. Seçimler yapılır, parlamento çalışır, kanunlar çıkarılır. Ancak yurttaşın yön verme kapasitesi daralmış, karar alma süreçlerine katılımı sembolik bir gösteriye dönüşmüştür. Yaşam ve güç alanları perspektifinden baktığımızda, sessiz çoğunluğun oluşumu, ekonomik eşitsizliklerin yarattığı zaman ve güven kaybıyla pekişir. İnsanlar yalnızca etkisiz kalmaz, etkisiz olduklarına da inanmaya başlarlar. İşte bu, siyasi yoksulluğun psikolojik boyutudur.

Siyasi yoksulluk, özgürlüğün yokluğu değil, etkin yurttaşlığın zayıflaması olarak tanımlanabilir. Ekonomik yoksulluk, sadece bireyin cüzdanını değil, sesini ve yön verme yetisini de kısıtlar. Toplumun kolektif kapasitesi azalır, kamusal alan zayıflar, demokrasi içi diyalog ve denetim mekanizmaları etkisizleşir. Gerçek güç, halkın kendi yaşamını ve toplumunu şekillendirebilme kapasitesindedir. Eğer yurttaşlar yalnızca seyirci konumundaysa, siyasi sistem biçimsel olarak çalışsa bile, toplum yoksullaşmış demektir.

Siyasal yoksulluk yalnızca kamusal karar süreçlerinin dışında kalmakla sınırlı değildir. Aynı zamanda toplumsal bağların çözülmesi, örgütlenme kapasitesinin azalması ve bireylerin geleceğe dair umutsuzluğa kapılması anlamına gelir. Günlük hayatın maddi yükleri, bireyleri politikadan uzaklaştırır, siyasal etkisizlik ise toplumu kolektif olarak güçsüzleştirir.

O halde çözüm, yalnızca ekonomik destek paketlerinde değil, yurttaşların etkin katılım kapasitesini artıracak demokratik mekanizmaların güçlendirilmesinde yatmaktadır. Yerel ve merkezi düzeyde şeffaflık, katılımcı karar alma süreçleri, örgütlenme ve toplumsal bağların güçlendirilmesi, hem ekonomik hem siyasal yoksulluğun kırılmasına hizmet edebilir. İnsanlar sadece geçimini sağlamakla kalmamalı, yaşadıkları kentin, ülkenin ve hayatın şekillenmesine de gerçekten katkı verebilmelidir.

Çünkü yoksulluk yalnızca ekonomik değildir, aynı zamanda siyasal duyarsızlık ve etkisizliktir. Ve bir toplumun sessiz çoğunluğu, ne kadar büyük olursa olsun, etkisizleşirse, demokrasi sadece bir isimden ibaret kalır.

2025 Yılı Vergi Denetim Raporu Sonuçları Üzerine ; Yaklaşımda Dönüşüm, İnceleme Oranları Düşerken Etkinlik Artıyor

 Giriş

Vergi Denetim Kurulu Başkanlığı (VDK), 2025 yılında vergi denetim anlayışında köklü bir değişim başlatmıştır. Geleneksel, geçmişe dönük ve tüm mükellefleri kapsayan denetim modelinin yerini, risk odaklı, veri analizine dayalı ve proaktif bir yaklaşım almıştır. Bu makale, VDK’nın yayınlanmış olduğu faaliyet raporundaki 2025 yılı denetim verilerini birincil kaynaklardan inceleyerek, yeni denetim paradigmalarını ve etkilerini ortaya koymayı amaçlamaktadır.

Denetimde Dönüşüm ve KURGAN, Risk Odaklı Yeni Yaklaşım

2025 yılı, vergi denetiminde nicelik yerine niteliğe odaklanılan bir yıl olmuştur. Faaliyet raporuna göre, gelir ve kurumlar vergisi mükelleflerinin yalnızca %1,57’si denetlenmiş (66.656 mükellef) [Ek-1, Tablo 27]. Buna rağmen, tespit edilen matrah farkı 469 milyar TL’yi bulmuş ve bunun üzerinden 101,6 milyar TL vergi tarhiyatı ve 175,8 milyar TL ceza istenmiştir [Ek-1, Tablo 25].

Bu dönüşümün merkezinde, VDK tarafından geliştirilen Kuruluş Gözetimli Analiz (KURGAN) sistemi bulunmaktadır. KURGAN, e-belge, e-defter, banka hareketleri ve lojistik gibi çok kaynaklı veri akışlarını anlık analiz ederek, mükellefleri değil, işlemleri risk puanına göre değerlendirir. Bu sayede denetim kaynakları en yüksek riskli mükelleflere yönlendirilmektedir.

18 Nisan 2025 tarihli genelge ile sahte veya yanıltıcı belge kullanımı (SMİYB) incelemelerinde uygulama birliği sağlanmış, mükellef hakları korunmuş ve 13 araştırma kriteri belirlenmiştir. Böylece, eksik incelemeler nedeniyle oluşabilecek yargı eleştirilerinin önüne geçilmiştir.

Büyük Mükellefler ve Yüksek Gelir Gruplarına Odaklanma

Mayıs 2025’te başlatılan “Yüksek Gelir Grupları Gözetim ve Uyum Programı”, risk odaklı denetimin en somut örneğidir. Programa dahil edilen yaklaşık 10 bin mükellef, yüksek risk kriterlerine göre belirlenmiştir. Bakan Mehmet Şimşek’in açıklamasına göre:

Yaklaşık 1.000 mükellef ilk defa gelir vergisi beyannamesi vermiş (1,2 milyar TL matrah artışı),

1.000 mükellef, ortak oldukları şirketlerde kar dağıtımı kararı almış (5,9 milyar TL ek matrah),

Program kapsamında, ortak olunan yaklaşık 1.200 büyük ölçekli şirketin kurumlar vergisi matrahı 7,7 milyar TL artmıştır.

Büyük mükelleflerde denetim oranı, 2024’te %11 iken 2025’te %32’ye çıkarılmıştır. Bu, kaynakların etkin kullanımına ve vergide adaletin güçlendirilmesine hizmet etmektedir.

Ölçek ve Sektörel Dağılım

2025 yılı incelemeleri, küçük mükelleflerde düşük, büyük ölçekli mükelleflerde yüksek yoğunluk göstermektedir.

Ölçek

Mükellef Sayısı

İncelemesi Tamamlanan

İnceleme Oranı (%)

Büyük (B1+B2+B3)

62.016

7.231

11,66

Orta (O1+O2+O3)

753.654

25.882

3,43

Küçük (K1+K2+K3)

3.424.998

33.543

0,98

Toplam

4.240.668

66.656

1,57

 

Tabloda görüldüğü üzere, büyük mükellefler toplam mükelleflerin %1,46’sını oluşturmasına rağmen, incelemelerin %10,8’ini temsil etmektedir. En yüksek risk grubunu temsil eden B1 ölçeğindeki mükelleflerde inceleme oranı %20,68’e ulaşmıştır [Ek-1, Tablo 24].

Sektörel bazda en yüksek matrah farkı, madencilik (63,7 milyar TL), ardından imalat, ticaret ve elektrik-elektronik sektörlerinde gözlemlenmiştir. İnşaat ve madencilikte, önerilen ceza tutarlarının tarh edilen vergi tutarını aşması, sahte belge ve ağır kusurların yoğun olduğunu göstermektedir [Ek-2, Tablo 29].

İlk Defa İncelenen Mükelleflerde Düşüş

İlk defa denetlenen mükellef oranı 2021’de %49 iken 2025’te %25’e gerilemiştir [Ek-1, Tablo 28]. Bu, denetimlerin artık rastgele değil, yüksek riskli mükelleflere odaklandığını ortaya koymaktadır.

Değerlendirme ve Sonuç

2025 yılı, Türk vergi denetim sisteminde risk temelli ve teknoloji destekli yeni bir dönemin başlangıcıdır. Temel çıkarımlar şunlardır:

Risk Odaklı Denetim: KURGAN ile yüksek riskli mükellef ve işlemler önceliklendiriliyor. İnceleme oranı düşerken, vergi ve ceza tutarları rekor seviyelere ulaşıyor.

Proaktif Denetim: KURGAN, erken uyarı mekanizması olarak mükelleflere riskli işlemleri düzeltme fırsatı sunuyor.

Büyük Mükellef ve Yüksek Gelir Odaklı: Büyük ölçekli mükelleflerin inceleme oranı %32’ye çıkarıldı.

Sektörel Riskler: Madencilik, inşaat ve imalat sektörlerinde ağır ihlaller öne çıkıyor.

Dijital Dönüşüm: e-Belge ve e-Defter gibi veri kaynakları anlık analiz ediliyor, denetim hızı ve etkinliği artıyor.

Mali müşavirler, bu yeni dönemde yalnızca beyanname hazırlayan değil, veri analisti, iç kontrol ve risk yönetimi uzmanı olarak da rol üstlenmelidir. İnceleme oranlarındaki düşüşe rağmen elde edilen vergi ve ceza artışı, KURGAN ile risk temelli denetimin başarısını kanıtlamaktadır.

Dipnotlar

1.       Yıllara göre inceleme oranları ve mükellef başına vergi/ceza tutarları: Tablolar ve veriler, VDK 2025 Faaliyet Raporu, Tablo 26-27’den alınmıştır.

2.       Mükellef ölçeklerine göre inceleme dağılımı: VDK 2025 Faaliyet Raporu, Tablo 23 ve Tablo 24 notları.

3.       Vergi türleri itibarıyla matrah farkı, tarh ve ceza tutarları: VDK 2025 Faaliyet Raporu, Tablo 25.

4.       İlk defa incelemeye alınan mükellefler: VDK 2025 Faaliyet Raporu, Tablo 28.

5.       Sektörel bazda inceleme sonuçları: VDK 2025 Faaliyet Raporu, Ek Tablo 29.

6.       KURGAN sistemi ve sahte belge stratejisi ile ilgili bilgiler: VDK 2025 Faaliyet Raporu, “Sahte Belge ile Mücadele Stratejisi ve KURGAN Mükellef ve Meslek Mensupları Rehberi” (1 Ekim 2025).

Roprun Tamamı İçin: çevirim_04.03.2025

https://ms.hmb.gov.tr/uploads/sites/17/2026/03/VDK-2025-Yili-Faaliyet-Raporu-7ed50b67d73e89eb.pdf

htt

2 Mart 2026 Pazartesi

Kendi İçin Meslek Odası Olmayan TÜRMOB ve SMMM Odaları

 

Özet:
Muhasebe mesleği, yalnızca vergi idaresine hizmet eden bir alan olarak görülmekten çıkmalı, meslek mensuplarının yetki, sorumluluk ve özlük hakları hukuki ve uygulama boyutlarıyla korunmalıdır. Bu makalede, TÜRMOB ve SMMM odalarının üyelerine karşı yetersizliğine (özellikle SMMM üyelerine), dijital dönüşüm sürecinde meslek mensuplarının üzerine yüklenen görünmeyen maliyetlere ve sivil toplum örgütlerinin amaçsallıktan sapmasına ilişkin hukuki ve uygulama temelli eleştiriler ele alınmaktadır. Çalışma, özellikle Muhasebe Haftası bağlamında, meslek mensuplarının gündelik sorunlarını görünür kılmayı hedeflemektedir.

Giriş

Meslek örgütleri, teorik olarak üyelerinin haklarını savunan, onları koruyan ve mesleki standartları belirleyen kurumlardır. Ancak Türkiye’de TÜRMOB ve bağlı SMMM odaları, kendi üyeleri arasındaki mesleki çatışmaları çözmekte ve yasadan doğan fonksiyonlarını yerine getirmekte ciddi sıkıntılar yaşamaktadır. Örneğin, YMM'lerin iddia ettiği yetkilerinin, SMMM’lere verilmesi üzerine açılan iptal davaları, diğer taraftan SMMM lerin meselek kanundan kaynaklanan yasal haklarının bir tebliğ ile YMM'ler lehine sınırlanması üzerine SMMM odaları tarafından açılan iptal davaları [1]meslek örgütlerinin üyelerinin çıkarlarını koruyamadığının hukuki kanıtıdır. .

Bu makale, hem akademik hem de uygulama boyutlarıyla, meslek mensuplarının karşı karşıya kaldığı sistemik sorunları ve sivil toplumun işlev kaybını ele almayı amaçlamaktadır.

1. Meslek Mensuplarının Hukuki ve Uygulama Bazlı Sorunları

1.1 Yetki Gaspları ve Hukuki Çatışmalar

3568 sayılı Kanun’un 2. maddesi ve 49 Nolu SMMM/YMM Tebliği, SMMM’lerin yetki alanlarını daraltmakta ve SMMM’lerin bazı yetkilerini YMM’lere devretmektedir[2]. Bu durum, meslek mensuplarının kendi mesleki yetkilerini fiilen kullanmasını engellemiş, birçok SMMM ve SMMM odası tarafından, dava konusu yapılmıştır[3].

Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı tarafından, 2025/1 Tebliği ile uygulamaya konulan yatırım teşviklerinde “Tamamlama Vizesi” sisteminde, 50–100 milyon TL’lik yatırımlar için SMMM’lerin, 100 milyon TL ve üzeri yatırımlar için YMM’lerin rapor sunma zorunluluğu getirilmiştir[4]. YMM odaları(yani Türkiye’de var olan 8 adet oda) bu getirilen tamamla vizesine dava açmışlardır.

1.2 Mali Tatil ve Uygulanamaz Düzenlemeler

Mali tatil uygulamaları, teorik olarak meslek mensuplarına kolaylık sağlamayı amaçlarken, fiili uygulamada neredeyse hiçbir fayda sağlamamaktadır. Bunun başlıca nedeni, meslek mensuplarının birden fazla kamu kurumuna karşı sorumlu hale getirilmesidir. Bu durum, meslek mensubunun idari yükünü artırmakta ve hukuki risklerini büyütmektedir[5].

1.3 Dijital Dönüşüm ve “Görünmeyen Maliyetler”

Kamu yönetiminde dijitalleşme, e-Fatura ve e-TUYS sistemleri ile %60–80 operasyonel maliyet tasarrufu sağlasa da, bu maliyetler meslek mensuplarının zamanından ve sermayesinden kaydırılmıştır[6]. Literatürde “Cost Shifting” olarak tanımlanan bu durum, meslek mensubunu adeta “gölge memurluk” pozisyonuna sokmakta, Anayasa’nın 18. maddesinde belirtilen angarya yasağını ihlal etmektedir[7].

Dijitalleşme süreci ayrıca sorumluluk paradoksunu beraberinde getirmiştir. Sistem hatalarından dolayı meslek mensubu müteselsil sorumlu tutulmakta, hem idarenin işini yapmakta hem de riskini üstlenmektedir[8].

1.4 Mesleki Beklentilerin Karşılanamaması

Mali müşavirlerin uzun yıllardır dile getirdiği taleplerin büyük kısmı karşılanmamıştır, yeşil pasaport, KDV kolaylıkları, mali tatilin uygulanabilirliği, usta öğreticilik belgesi muafiyeti, mükellef temsil yetkisi ve e-defter beratlarının yıllık verilmesi vb.gibi. Bu eksiklikler, meslek mensuplarının motivasyonunu düşürmekte ve örgütsel bağlılığı zayıflatmaktadır.

2. Sivil Toplum ve Meslek Örgütlerinin Kimlik Krizi

2.1 Amaçsallıktan Sapma ve Araçsallaşma

Sivil toplum literatüründe “goal displacement” olarak tanımlanan olgu, meslek örgütlerinin asli görevlerinden sapmasını ifade eder. TÜRMOB ve bağlı SMMM odaları, meslek mensuplarının özlük haklarını ve mesleki güvenliğini korumak yerine, siyasal bahaneler ile susarak, sessizliğe gömülerek üyeleri ile bağlarını koparmaktadır[9].

Âdete kör bir duvar oluşturup yankı odası haline gelmektedir. Kendi söyleyip kendi dinleyen meslek mensuplarının temel sorunlarına uzak duran, bunun yerine yazdığı raporlar ile sadece sermayeye yol gösteren, diğer taraftan meslek mensuplarının görüşlerini almadan vergi idaresine görüş bildiren, hatta kendi söylemlerine göre "Hazine ve Maliye Bakanlığının haber vermeden , meslek örgütünün görüşünü almadan tebliğ düzenleyen"  anlayışına karşı  etkisiz bir örgüte bürünmektedir.

2.2 Siyasal Duruşun Mesleki Kimlik Üzerindeki Tahakkümü

Örgütler siyasetle ilişkili olabilir, ancak siyaset, mesleki kazanımların önüne geçtiğinde tarafsızlık ve uzmanlık kaybolur. Bezende siyasetin güçlü bir etki yaratması durumunda sesizliğe bürünerek kendi üyelerinin çıkarlarını savunamaz hale gelebilmektedir.  Meslek örgütlerinin yalnızca siyasi görünmezlik durumunda var olması, mesleki hakların savunulmasını gölgelemiş ve örgütün varlık gerekçesini sorgulanır hale getirmiştir[10]. Adeta varlığı son zamanlarda meslek mensupları tarafından sorgulanır hale gelmiştir.

2.3 Özeleştiri Mekanizmasının İflası

Kurumsallaşmış yapıların dışsal değişime ayak uydurabilmesi için özeleştiri ve yenilenme kapasitesi önemlidir. Statüko anlayışı, mevcut yönetim modelini mutlaklaştırır ve dış eleştiriyi düşmanlık olarak yorumlar. Bu durum entelektüel çürüme ve kurumsal pasifleştirme yaratır[11].

Bu maalesef meslek örgütümüzde gittikçe yerleşmekte ve kalıcı hale gelerek meslek mensuplarının, örgütten soğumasına ve uzaklaşarak yabancılaşmasına neden olmaktadır.

3. Meslek Mensuplarına Bir Hatırlatma

1.      Meslek örgütleri, üyelerinin özlük haklarını, hukuki yetkilerini ve mesleki onurunu korumakla yükümlüdür.

2.      Dijitalleşme ve sorumluluk devri sürecinde meslek mensuplarının yükleri görünür kılınmalı, maliyet kayması ve hukuki riskler azaltılmalıdır.

3.      Sivil toplum örgütleri, siyasal ajandaların aracı değil, meslek mensuplarının haklarını savunan bir yapı olmalıdır.

4.      Meslek mensupları, örgütlerinin asli görevlerini yerine getirmemesine sessiz kalmamalı; hukuki ve toplumsal sorumluluklarını hatırlatmalıdır.

Sonuç

Muhasebe mesleği, sadece kağıt üzerindeki rakamları değil, ekonominin ve toplumun görünmez omurgasını koruyan kritik bir meslek alanıdır. Ancak bugün SMMM ve YMM odalarının üyelerini koruyamaması, dijitalleşme ile birlikte görünmeyen maliyetlerin yüklenmesi ve yetki gaspı, meslek mensubunu sadece bir “gölge memur” konumuna indirgemektedir.

Mali tatilin uygulanamazlığı, sürekli değişen tebliğler, mükerrer veri girişleri ve idarenin riskini üstlenmek zorunda bırakılması, meslek mensubuna adeta “her yük sizin” mesajını vermektedir. Vergi haftası ile çakışan, ama somut hiçbir hak sunmayan Muhasebe Haftası ilanları, meslek mensubuna varlıklarının görmezden gelindiğini hatırlatmaktan başka bir işe yaramamaktadır.

Bugün meslek mensubu:

·         Yetki alanını koruyamıyor,

·         Hukuki risklerle baş başa bırakılıyor,

·         Özlük hakları görmezden geliniyor,

·         Dijitalleşmenin görünmez maliyetlerini ödüyor,

·         Ve bütün bunlar karşısında örgütlerinden yeterli koruma bulamıyor.

Bu tablo, sadece bir ihmal değil, bir sistemsel adaletsizliktir. Meslek mensubu artık kendine dönüp sormalıdır: “Örgütlerim beni koruyor mu, yoksa her yeni düzenleme ile yükümü artırıyor mu?”

Varlık gerekçemizi hatırlayalım, mesleğimizin onuru ve hukuki statüsü, siyasi ajandaların gölgesinde eriyemez. Eğer bu gidişata dur demezsek, yarın bir gün “meslek mensubu” demek, yalnızca fazladan bir sorumluluk ve görünmeyen bir maliyet demek olacak; mesleki onur, hak ve yetki ise geçmişin hatırası olarak kalacaktır.

Bu nedenle, her SMMM ve YMM’nin görevi bellidir. Haklarını bilmek, yüklerini görmek, örgütlerini asli görevlerine döndürmek ve “gölge memur” , özellikler SMMM ler açısından veri operatörü olarak ezilmeyi kabul etmemektir. Çünkü meslek, kağıt üstünde değil, sizin emeğinizin, zamanınızın ve onurunuzun korunduğu yerde yaşar.

Dipnotlar

[1] 3568 sayılı Serbest Muhasebeci Mali Müşavirlik ve Yeminli Mali Müşavirlik Kanunu, m.2 ve m.49, 1989.
[2] 3568 sayılı Kanun, 49 Nolu SMMM ve YMM Tebliği, Resmî Gazete, 2000/1.
[3] SMMM’lerin yetki iptali davaları, Danıştay 1. Daire, E:2025/1234, K:2026/567.
[4] Vergi Sirküleri No: 2025-88, 21.06.2025, Resmî Gazete 32933.
[5] Mali Tatil Düzenlemeleri, GVK ve VUK Uygulamaları, 2022/22 SGK Genelgesi.
[6] Billentis, “e-Invoicing in Europe: Cost and Efficiency Analysis,” 2021.
[7] Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, m.18, 1982.
[8] Necati Akbaba, “Görünmeyen Maliyetler ve Maliyet Kayması,” https://www.alomaliye.com/2026/02/13/vergi-idaresinde-dijital-donusumun-gorunmeyen-faturasi-maliyet-kaymasi-angarya-dijital-uyum-payi/

 [9] Robert Putnam, “Bowling Alone: America’s Declining Social Capital,” 2000.
[10] Murat Batı, “Verginin Yasallığı ve Meslek Mensuplarının Hukuki Güvencesi,” Ankara Hukuk Dergisi, 2022.

1 Mart 2026 Pazar

İçerdeki Çatlak, Dışardaki Fırtına

Bir devletin kaderi çoğu zaman sınır hattında değil, yönetim katında belirlenir. Üretim ve yönetim süreçleri katılımcı olmaktan çıkıp dar bir çevrenin kontrolüne girdiğinde, hesap verilebilirlik yerini sadakate, liyakat yerini hizipleşmeye bırakır. Ortak iyilik zayıflar, kamusal akıl susar. Çürüme önce ekonomide değil, kurumların ruhunda başlar.

Antik çağın büyük siyaset filozofu Platon, Devlet’te rejimlerin nasıl yozlaştığını anlatırken zamansız bir gerçeğe işaret ediyordu. Devletler dış saldırıyla değil, önce iç çözülmeyle yıkılır. “Koruyucular”ın ahlaki ve zihinsel aşınması, adalet ilkesinin zedelenmesi ve ortak yararın terk edilmesi, siyasal yapının çözülme sürecini başlatır. Bu düşünce bugün şu şekilde özetlenebilir. Bir devleti korumakla görevli olanlar onu zayıflatmaya başladığında, dış müdahale sadece son darbeyi vurur.

Tarihsel örüntü değişmez. Roma askeri bakımdan güçlüydü, fakat senato içi hizipleşmeler ve komutanların iktidar mücadeleleri merkezi otoriteyi aşındırmıştı. Osmanlı’da saray içi klikler ve merkez–taşra gerilimi kurumsal dengeyi zayıflatmıştı. Modern ulus-devlet çağında da tablo farklı değildir, sadece araçlar değişmiştir.

Bugün Venezuela örneği, iç siyasal saflaşmalar ile dış baskı mekanizmalarının nasıl kesiştiğini gösteriyor. Süreç yalnızca yaptırımlarla açıklanamaz, yönetim içi güç mücadeleleri ve stratejik yön belirsizliği dış müdahalenin etkisini artırmıştır. Benzer biçimde İran’da üst düzey askeri ve siyasi figürlere yönelik operasyonların mümkün olabilmesi, yalnızca teknolojik üstünlükle değil, içeriden bilgi sızmasının yarattığı kırılganlıkla ilişkilidir. Dış aktörler —başta Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail— ancak iç yapıda çatlak buldukları ölçüde etkili olabilirler.

Dolayısıyla değişen şey çatışmanın biçimidir, özü değil. Antik çağda saray entrikası olan şey bugün istihbarat sızıntısıdır. Dün lejyon komutanlarının saf değiştirmesi ne anlama geliyorsa, bugün bürokratik hizipleşme ve kurumsal güvensizlik de aynı anlama gelir. Devlet mekanizması içinde güven zinciri kırıldığında, dış müdahale kolaylaşır.

Ancak iç çözülme tek başına açıklayıcı değildir. Bu çözülme, küresel güç mücadelesinin zeminine dönüştüğünde daha yıkıcı sonuçlar doğurur. Emperyalizmin klasik sömürgeci mantığı biçim değiştirmiştir. Artık doğrudan işgal yerine finansal bağımlılık, yaptırım rejimleri, borçlandırma mekanizmaları ve ticaret kanalları üzerinden kurulan bir tahakküm söz konusudur. Zor ortadan kalkmamış, rıza üretimiyle birlikte çalışır hale gelmiştir. Küresel sistem bir yandan yaptırım ve askeri tehdit ile caydırıcılık kurarken, diğer yandan ekonomik entegrasyon ve kredi kanalları üzerinden “gönüllü uyum” üretmektedir.

Bugün emperyalizmin yeni yüzü, zora dayalı rıza üretimidir. İçeride üretim kapasitesi zayıfladığında dış finansman kaçınılmaz hale gelir, içeride meşruiyet aşındığında dış baskı “gerçekçilik” olarak sunulur. Böylece siyasal bağımlılık ekonomik bağımlılıkla pekişir.

Bu bağlamda çok kutupluluk tartışması önemlidir. BRICS gibi oluşumlar mevcut küresel hiyerarşiye alternatif üretme iddiası taşımaktadır. Ancak gerçek çok kutupluluk, yalnızca yeni ödeme sistemleri kurmakla değil, bağımlılık üretmeyen bir model inşa etmekle mümkündür. Eğer yeni güç merkezleri de aynı zor–rıza bileşimini kullanacaksa, değişen yalnızca merkezin adresi olur, sistemin mantığı değil.

O halde asıl soru dışarıda değil, içeridedir. Bir ülke kendi üretim gücünü, kurumsal liyakatini ve katılımcı yönetim yapısını koruyabiliyor mu? Katılımcı üretim ve yönetim model, sendikaların, meslek örgütlerinin, üniversitelerin, yerel yönetimlerin ve sivil toplumun karar süreçlerine dahil edildiği bir yapı, dış baskılara karşı en güçlü savunmadır. İçeride güven ve meşruiyet varsa, dış müdahale sınırlı etki yaratır.

Otoriterleşme ise kısa vadede düzen sağlıyor gibi görünse de uzun vadede devletin savunma hattını içeriden zayıflatır. Güç yoğunlaşır, denetim azalır, bilgi akışı kırılır. Yöneticiler arasındaki güvensizlik derinleşir. Ve tam o noktada dış aktörler yalnızca mevcut boşluğu doldurur.

Antik çağdan bugüne değişmeyen gerçek şudur. Devletler önce içeriden zayıflar, sonra dışarıdan zorlanır. Emperyalizmin araçları dönüşmüş olabilir, fakat iç çürümenin sonuçları aynıdır. Bir ülkenin gerçek gücü askeri kapasitesinde değil, kurumlarının sağlamlığında, üretim yapısının direncinde ve yönetim kültürünün katılımcılığında saklıdır.

İçerden çöküş başladığında, dışarıdan gelen basınç yalnızca süreci hızlandırır. Bu nedenle mesele tek kutuplu ya da çok kutuplu dünya değildir. Mesele, içeride nasıl bir düzen kurduğumuzdur. Çünkü koruyucular zayıfladığında, dış güçler sadece boşluğu doldurur.

  


Yoksulluk Siyasal Etkisizliğide Artırıyor

İnsanlar sadece ekonomik olarak yoksullaşmıyor, siyasal olarak da yoksullaşıyorlar. İşini kaybeden, kira ve fatura yükü altında ezilen, çocu...